Translate

14 Mayıs, 2026

Kriz ve Keriz - İktisada Yeşil Çözüm

Başbakan Tayyip Erdoğan, ekonomik krizin ilk gününden bu yana “kriz teğet geçti-geçiyor” iddiasından vazgeçmedi.
Arada, “kriz psikolojiktir” gibi gerçeküstü tanımlamalarda da bulundu.
Ekonomistler, Başbakanın ekonomi bilgisini ballandıra ballandıra halka anlatırken, salt oğlunun gemiciğinden hareket etmediler elbette…
Başbakanın “tuvalet fiyatını 1 milyondan 1 liraya düşürdüm” şeklindeki büyük atılımı günlerce alkış aldı.
Başbakan Erdoğan, “kriz teğet geçti” iddiasını önceki gün de sürdürdü.
Eskişehir mitinginde halka seslenen Erdoğan, “Kriz, bizim kriz değil. Teğet geçecek dediğimde dalga geçtiler” diyerek, en başından beri kendisine inanmayan siyasi çevrelere de gönderme yaptı!
Gerçi Türkiye pek çok ekonomik kurumun tablosunda, “küresel krizin başlamasından bu yana sanayisi en hızlı küçülen beşinci, ‘resmi’ işsizlik oranıyla da dünya ikincisi” gözükse de, “kriz hamdolsun teğet geçti” AKP’ye göre…
Başbakan’ın Çalık Holding’de yönetici olan damadı Berat Albayrak ise geçen gün şöyle konuştu yurtdışında: “Krizi öngördüm. Grup olarak planlarımızı buna göre yaptık, krize nakit pozisyonda yakalandık. Bu nedenle krizden hiç etkilenmedik diyemeyeceğim ama çok az etkilendik.”
Bu durumda ortaya şu sonuç çıkıyor elbette. Ya Başbakan “kriz teğet geçti” derken, damadından, oğlundan, yakın çevresinden bahsetmiş sadece. Ya da, halka gerçeği söylememiş! Hani mal varlığı sorulduğunda, “oğlumun düğününde takılanları, oğlumdan borç aldım” demiş, gemicik sorulunca da oğluna borç vermişti ya…
Krizde keriz kalmak istemeyenlere, müstakil sermayedarlar şimdi AKP tarzı bu reçeteyi öneriyor…
Mehmet Ali Güller
16 Mart 2009

AŞIKLAR - Gönül Hürriyet Aydın

Şu feyzbuk'un kapısından içeri girdim gireli, annemin deyimiyle "envai çeşit" müzik trafiği var metal kutumun içinde... Böylece, özellikle Türk ve dünya ülkelerninin halk müziklerinden başka, Gencebaylaştırılmamış- gerçek Klasik Türk Müziği ve Klasik Batı Müziği dinleyen (Bu alanda, neredeyse kendimle övünüp, hava atabileceğim bir kolleksiyonum da var.) ben, arada bir -paylaşan kişi nedeniyle- hiç dinlemeyeceğimi sandığım parçaları da dinler oldum!! Vardığım sonuç şu: Pop-özgün-Arabeks diye adlandırılmış türdeki müzikleri dinlerken -keyfim gıcır olduğu halde- kendimi, sözlerin göndermelerine yaşamımda bir karşılık ararken yakalıyorum!!! İşin tatsız yanı, aradığım karşılıklar; ayrılıkla, hüzünle kederle ilintili olmalı hep!! Sanki bugünki gibi, karanlık, ıslak ve soğuk bir havada, gitmek istemediğin bir adrese gitmek zorunda olmak, ya da kendini oraya gitmek için zorlamak... Nerden bakarsam bakayım, -genelde- bena/sana, bendesende; zavallı, umarsız, yanlız birini aratıyor/dayatıyor bu göndermeler... Bu tür parçaları hemen-hemen -yaklaşık yirmi küsür yıldır hiç- dinlemediğimi söyleyebilirim. Sezen'i dinlerdim, bir on onbeş sene öncesine kadar, arada bir de olsa... Çaktırmadan arabesk yaptığını/hüzün sattığını kendime rağmen kabul edene kadar... Ama Muazzez Abacı'yı hep dinledim- dinliyorum. Gürül-gürül sesinde, ayağa kalk diyen bir yan var... Benlerce yıllık deneyimlerden sağaltılan türkülerimizi ve onları dillendiren Aşıklarımızı seviyorum. Olanağım olsa, burada bir aşıklar fesivali düzenlemeyi bile düşünüyorum. Bunu daha önce de düşünmüştüm...
Bir gün yap'cam gibi... Türküleri dinlerken, yukarda andığım (pop, özgün, arabesk) türlerin neden olduğu ağdalı duyguların aksine, kendimi evimde- güvenli dingin hissediyorum... "Güzelliğin beş para etmez/şu bendeki aşk olmazsa" diyen ozanın, göndermelerini, bilgeliğini irdelemeye başlamadan önce/başlamak için, ocağın üstüne çay koyduğum evim...

Verein zur Förderung des Gedankenguts Atatürks e.V

Politisch motivierte Verhaftungen in der Türkei im Zuge der „Ergenekon- Ermittlungen“ Berlin, 02 Juli 2008 Die Türkei, die in ihrem Freiheits- und Unabhängigkeitsbestreben seit 200 Jahren gegen feudalistische Überreste (interne Dimension) und imperialistische Machtzentren (externe Dimension) kämpft, leistet im neoliberalisierten Globalisierungsprozess großen Widerstand gegen die vermeintliche Beseitigung des Kemalismus und des Nationalstaates! Die demokratischen, anti-imperialistischen Kräfte der Türkei kämpfen auch für Frieden und Demokratie in den Nachbarstaaten des Landes, deren territoriale Integrität in der Welt des 11. September gemäß „Broader Middle East and North Africa Project“ der USA in Frage steht. ADD-Berlin verurteilt die fünfte Welle der Verhaftungen im Rahmen der seit August 2007 andauernden Ergenekon-Ermittlungen in der Türkei. Die im Untersuchungshaft befindenden Intellektuellen, deren Zahl sich auf über 75 beläuft (Journalisten, Schriftsteller, Akademiker, Politiker, ehemalige Generäle, Geschäftsleute, Studenten, Vorstandsmitglieder von Nicht-Regierungsorganisationen), sind für Kenner der Türkei für ihre pro-republikanischen, pro-laizistischen, sozialistischen Ansichten und Aktivitäten bekannt. Seit Monaten werden in der Türkei kemalistische Oppositionelle ohne Gerichtsbeschlüsse eingesperrt, ohne das Vorliegen einer Anklageschrift der Staatsanwaltschaft werden sie mit der Planung und Provokation eines anti-demokratischen / militärischen Regierungsumsturzes gegen die AKP bezichtigt. Im Rahmen der Ermittlungen werden auch für die Öffentlichkeit bekannte Mafia-Bosse verhaftet, um den Eindruck zu erwecken, wonach eine Beziehung zwischen den Intellektuellen und den Vorbestraften bestünde. Die Konturen des angeblichen Netzwerkes vermeintlicher Verschwörer gewinnen allmählich groteske Formen an, was nur noch von wenigen Kolumnisten bestritten wird. Selbst unter den Befürwortern der antidemokratisch geführten Ermittlungen – Neoliberale, Neokonservative, Separatisten – tendieren Analysten dazu, die Komplikation einer für die Öffentlichkeit bzw. Richter nachvollziehbaren Anklageschrift und eines Prozesses angesichts der Unvereinbarkeit der beschuldigten Personen einzugestehen; nach Zeitungsberichten soll die Anklageschrift etwa 2500 Seiten umfassen, auf die die Öffentlichkeit seit einem Jahr wartet. Pro-amerikanische, regierungsnahe Medienanstalten fabrizier(t)en in diesem Zusammenhang stetig Desinformationen zur Unterstützung der polizeistaatlichen Methoden der AKP. Vorläufiges Ziel ist es: oppositionelle Kräfte einschüchtern / abschrecken, wachsende Zusammenarbeit patriotischer Kreise eindämmen, zunehmende Sensibilisierung des türkischen Volkes gegen den Ausverkauf ihrer Interessen verschleiern, die türkische Armee gemäß „Broader Middle East and North Africa Project“ einkreisen. Was beabsichtigen die oppositionellen Kräfte der Türkei, die sich als Ulusalcılar bezeichnen? Ulusalcılar, die die Massenkundgebungen und -demonstrationen des vergangenen Jahres in türkischen Metropolen organisiert haben, setzen sich in Anlehnung an die Leitprinzipien der historischen Kategorie Mustafa Kemal Atatürk (Republikanismus, Patriotismus, Etatismus, Laizismus, Populismus und Revolutionismus) für nationale Souveränität, Demokratisierung, Prosperität, kurz, für wissenschaftliches Denken und Handeln mittels Wiederbelebung der kemalistischen Errungenschaften ein. Die AKP-Regierung wurde implizit vom 9. und 10. Staatspräsidenten der Türkei (Süleyman Demirel und Ahmet Necdet Sezer) sowie von unzähligen renommierten Persönlichkeiten des wirtschaftlichen, politischen, zivildemokratischen und wissenschaftlichen Lebens explizit als die größte innenpolitische Gefahr in der Geschichte der Türkei bezeichnet. Der ehemalige Ministerpräsident Bülent Ecevit stufte die außen- und innenpolitischen Aktivitäten der neoliberalen, neokonservativen AKP als „Gefahr für die nationale Sicherheit der Türkei“ ein. In dem am 14. März 2008 an das Verfassungsgericht eingereichten Verbotsantrag gegen die AKP vom Obersten Staatsanwalt der Republik, Abdurrahman Yalçınkaya, sind die Taten der AKP-Politiker ausführlich erläutert. Über den Antrag entscheidet das Verfassungsgericht noch in diesem Jahr, 9 der 11 Mitglieder des Obersten Gerichts sind für ihre laizistisch-republikanischen Haltungen bekannt; Beobachter gehen von einem Verbot der AKP aus. Die jüngsten Verhaftungen erfolgten ausgerechnet am Tag der mündlichen Begründung Yalçınkayas im Verfahren gegen die AKP. Für heftige Kritik sorgt auch die Koinzidenz der Verhaftungen mit den Gedenkveranstaltungen anlässlich der Angriffe in Sivas, als am 2.Juli 1993 37 Intellektuelle von Fundamentalisten getötet wurden. Seit der Gründung der Republik leisten fundamentalistische Kreise Widerstand gegen die bürgerlich-demokratische Revolution (Kemalismus). Dabei wurden und werden sie nicht selten von expansiven, externen Mächten unterstützt. Ein aus geostrategischen, wirtschaftlichen Gesichtspunkten wichtiges Land, in dem eine Menschenmasse mit feudalistischen Beziehungsmustern, eine Gesellschaft mit vordemokratischen Institutionen existiert, ist auch im Neoimperialismus leichter zu kontrollieren (David Harvey 2003: New Imperialism. Oxford University Press). Zusammenfassend ist zu konstatieren, dass die als Marionnette der USA agierende AKP die seit über 85 Jahren bestehende bürgerlich-demokratische Revolution im Visier hat, um aus der Türkei ein „role model“ für die von überwiegend Muslimen bewohnten Staaten der Welt in der Ära des 11. September zu machen. Eine knappe Reflexion zu den Beweggründen der systematischen Erosion des Kemalismus ist an dieser Stelle angebracht: Mit Beginn des globalen, machtpolitischen Kalten Krieges musste der Kemalismus zur Verwirklichung der Truman Doktrin (1947) in den Hintergrund rücken. Im Zuge der Instrumentalisierung der Türkei im bipolaren Zeitalter von transatlantischen Machtzentren mittels pro-amerikanischer Regierungen und Militärinterventionen, dem NATO-Beitritt der Türkei (1952) erleben wir seit der Regierungsübernahme der AKP von Tayyip Erdogan (2002) eine Beschleunigung und Intensivierung der CIA-Machenschaften und -Operationen gegen kemalistische Kräfte. Die kemalistische Opposition wehrt sich insbesondere gegen die zunehmende Schwächung des Nationalstaates im neoliberalisierten Globalisierungsprozess, die Entkopplung der Real- von der Finanzwirtschaft sowie gegen die Instrumentalisierung der türkischen Armee für US-Interessen in der Welt des 11. September. Ulusalcılar werden künftig noch näher zusammenrücken Die Angriffe gegen die demokratischen Kräfte der Türkei werden zweifelsohne das Solidaritätsbewusstsein der Kemalisten zementieren, die auch eine Normalisierung der Beziehungen der Türkei zum Westen beabsichtigen. Die Regierungspartei AKP, die seit Erlangung des Regierungsauftrages (2002) als Handlanger imperialistischer Kräfte operiert, verschuldet der Türkei: 1. den Ausverkauf strategisch wichtiger öffentlicher Einrichtungen und Produktionsanlagen, nationaler Banken sowie Häfen in noch nie da gewesenem Maße, 2. die Beschneidung der Bürger- und Sozialrechte mit der Verabschiedung des neoliberalen Sozialversicherungsgesetzes (April 2008) – Auffangbecken für Millionen von Lohnabhängige in städtischen wie ländlichen Gebieten; die polizeistaatliche Niederschlagung der 1. Mai-Demonstration in Istanbul (2008). 3. den astronomischen Anstieg der Gesamtverschuldung des Landes von 200 Milliarden auf 450 Milliarden Dollar binnen fünf Jahre; die wachsende Abhängigkeit der Türkei an transnationale Kreditgeber, 4. die Unterminierung des Laizismus zur Errichtung einer moderaten, pseudo-islamischen Staats- und Gesellschaftsordnung in der Türkei als Modell und Katalysator zur Durchsetzung des US-amerikanischen „Broader Middle East and North Africa Project“ in den strategisch wichtigen, rohstoffreichen Staaten der Welt, deren Bürger sich überwiegend dem Islam bekennen, 5. die Unterzeichung von Geheimabkommen mit den US-Invasoren vor und während der völkerrechtswidrig andauernden Besatzung des Irak (AKP-Führer haben mindestens 31 Mal öffentlich ihre Handlangermission im Rahmen des „Broader Middle East and North Africa Project“ deklariert, das eine pro-amerikanische, neo-imperialistische Revision der Grenzen von mindestens 23 Staaten von Marokko bis Pakistan vorsieht – darunter auch der Türkei; die auf dem Papier revidierten Grenzen wurden in NATO-Treffen türkischen Offizieren präsentiert, die daraufhin die Sitzung verlassen haben; näheres dazu siehe Verbotsantrag des Obersten Staatsanwalts). Fazit:1. Die sich als verlängerter Arm des transnationalen Kapitalismus entlarvte AKP handelt aus verzweifeltem Revanchismus. Die USA haben die Türkei vor der Invasion des Irak nicht instrumentalisieren können. 269 patriotische Mitglieder des türkischen Parlaments haben am 1. März 2003 die Stationierung von 90.000 US-Soldaten, die Zunahme der US-Stützpunkte auf türkischem Territorium mit ihrem Veto blockiert – damit wurde der Einmarsch amerikanischer Truppen in den Norden Iraks über türkisches Territorium verhindert, ganz zu schweigen von der indirekten Besetzung der Türkei. Ranghohe Mitglieder der US-Administration (Cheney, Rumsfeld, Wolfowitz) haben diesbezüglich die türkische Armee mehrmals beschuldigt; am Unabhängigkeitstag der USA (4. Juli 2003) kam es zu einer politisch-militärischen Krise zwischen der Türkei und den USA im Norden Iraks. Tayyip Erdogan und Abdullah Gül haben die 97 patriotischen Abgeordneten der AKP, die gegen die Stationierung und die Invasion gestimmt haben, ausgemustert. Sie durften bei der Parlamentswahl am 22. Juli 2007 nicht kandidieren; da die Kandidaten für das Parlament von den Parteispitzen ermittelt werden. 2. Die USA bereiten sich womöglich auf einen Angriff gegen den Iran vor. In diesem Prozess ist der Sturz der pro-amerikanischen AKP-Regierung bzw. einer AKP-ähnlichen Regierung für die USA nicht zu verkraften. 3. Der Ölpreis nähert sich der 150/200-Dollar-Marke, eine noch stärkere Finanz- und Bankenkrise als die von 2001 / 2002, die die türkische Wirtschaft und Gesellschaft erschüttert hat, bahnt sich an. Die Türkei gehört zu den Ländern mit den teuersten Energiekosten. Das Land zahlt zur Schuldentilgung jedes Jahr 40 Milliarden Dollar an Geberländer und Kreditinstitute. Die USA (die scheidende AKP) scheint in dieser Phase einen Militärputsch zu provozieren, um innere Unruhe und Chaos in der Türkei auszulösen, aus dem dann eine Polarisierung der türkischen Gesellschaft und ihren Institutionen hervorgehen soll. Mittels Unterstützung des transnationalen Kapitals und ihren einheimischen Handlangern soll der Sieg pro-amerikanischer, feudalistischer Kräfte und die Beseitigung des Kemalismus und Nationalstaates gewährleistet werden. 4.Die transatlantischen Eliten des herrschenden neoliberalen und neokonservativen Lagers müssen die Unmöglichkeit einer unipolaren, neoliberalen Welt- und Staatenordnung einsehen. Sie bringt mehr Zerstörung und Armut als Frieden und Stabilität (siehe Irak und Afghanistan). 5.Die historische Niederlage für die feudalistische, konterrevolutionäre Marionette AKP und für ihre transatlantischen Arbeitgeber ist dank der kemalistischen Errungenschaften unumgänglich! Aggressiv-expansionistische Mächte und feudalistische Überreste müssen die Geschichte der Türkei besser studieren, die in ihrem unermüdlichen Bestreben nach Freiheit, Gerechtigkeit und Demokratie das vermeintlich Unmögliche in ungünstigen Zeiten stets bewerkstelligen kann. Die Türkei, die in diesem Kampf über eine Erfahrung von 200 Jahren verfügt, wird die Krise mit demokratischen Mitteln überwinden. Dabei kommt es auf die Ulusalcılar die Schlüsselrolle zu. ADD-Berlin bittet hiermit bei der Berichterstattung zu den erläuterten Entwicklungen in der Türkei die Multikomplexität der Zusammenhänge zu berücksichtigen. ADD-BerlinBeyhan Yıldırım (Schriftführer)

Haydi 9 Haziran'da Diyarbakır'a

Sevgili Ertekin Özcan’la birbirimizi uzun yıllardır tanırız. Mozaik Dergisi, Ertekin’in – yanılmıyorsam o zamanlar - başkanı olduğu Veliler Birliği’nin bir alt katındaydı. Ve ben sık-sık fotokopi için 3. kata çıkmak zorunda kalırdım. Kimi kez öyle sık olurdu ki bu, sanki özel amacım için kullanıyormuşcasına sıkılırdım. Ne günlerdi!... hemen hemen herkesin yukardan belirlenen gündeme göre tavır/duruş aldığı, güncele takıldığı; böylece biryerlere yarandığı, yaranabileceğini sandığı günler... (Haala da öyle ve haala da öyleler çoğunlukta.) Bu yığının yarattığı kargaşa-hır-dır arasında –zamanında- çıkmaya çalışırdı Mozaik. Ve her şeye karşın; başarırdı da bunu!... Bu başarıda o fotokopi makinasının da emeği var. Arada bir –en olmaz zamanlarda- o da tavır takınırdı bana karşı, ve ben sıkılarak başımı Ertekin’in de olduğu odaya uzatırdım. Odadakiler bunun nedenini bilir olmuşlardı. Birşey dememi beklemeden, içlerinden biri kalkar gelir, makinayı yeniden çalışır duruma getirirdi. Ertekin de bu yüzden yerinden kalkmak zorunda kaldı birçok kez.. Sağolsun. Bütün bunları neden anlattığıma gelince: bir-iki gün önce Ertekin’den EPK’nda bulunan bütün adreslere gönderilmiş bir mektup aldım: Seçimlerde CHP’yi destekleyelim, diyen bir mektup. - Ertekin Özcan, SPD’li. Burada (Almanya) daha iyi bir seçenek olmadığı için, çoğu gibi, o da SPD’yi savunuyor doğal olarak... - Bir kaç gün önce, bu -elimiz mahkum desteklemek zorunda kaldığımız- SPD’nin yakın geçmişteki genel başkanı ve bir önceki başbakan Schröder (şu anda Rusya'da bir doğal gaz firmasında olağan üstü yüksek bir maaşla çalışmakta) pat diye ortalıkta belirdi ve Türkiye'yi önlerine kırmızı bir halı gibi yayan AKP’yi övdü!... Hem de Türkiye, ne ABD ne AB sloganları ile inlerken!... Kendi ya da Avrupa ülkelerinin birinde olması halinde kattiyen yapmayacağı, yapamayacağı bu saygısızlığın nedenlerini biliyoruz. Varlık nedenleri, kendi çıkarlarını, içinde yaşadıkları ulusun çıkarlarının önünde tutmak olan satlık unsurların, ulusal çıkarlarını herşeyin üstünde tutan Schröderlerce - ya da - Ricelerce parasal ve sözel olarak desteklenmelerinden doğal ne olabilir. Öte yandan S+R= BATI desteği, bu satlık unsurların neye hizmet ettiklerini, ne için ülke yönetimine getirildiklerini su yüzüne çıkardığı ve böylece halk dinamiklerini harekete geçirip, iktidlarının yıkımını hızlanhdıracağı için de olumlu görülmelidir. 14 Nisan’la başlayan halk hareketinde, Batı’nın bu saygısızca yönlendirme, gözdağı verme eğilimli açıklamalarının, önerilerinin/temennilerinin etkisi büyüktür.

Bütün bunlar ışığında CHP’ye oy vermeliyiz, düşüncesi bir karşı duruş gibi görünebiler. Ama –ne yazık ki- öyle değil.

Evet değil. Bakın, size birkaç gün önce başıma gelen bir olayı anlatayım. - (Dam üstündeki saksağanın beline kazma vurmayacağıma inanabilirsiniz!) - Bir sabahın köründe kalktım. Amaçsız, -birşey yapmak için tasarlanmış bir kalkış değil- verimsiz geçecek bir günün öncü habercisi olan, hani insanın ne yazabildiği ne çizebildiği... saatlerce serseri mayın gibi evin düzeyinde dolanıp durduğu... işte öyle bir kalkıştı bu.

Bu tür kalkışlar genellikle, kahve elde, görüntülü kutunun karşısına geçmekle sonlanır. Ve günü bu şekilde tüketirsiniz çoğunlukla.

Ben de bilgisayarı açtım, internet aracılığıyla izlenen GK (Görüntülü Kutu) kannallarında gezintiye başladım.

Kanalb’nin konuğu Onur Öymen’di. Umutlu kulak kesildim- ve olduğum yerde kala kaldım...

Onur Öymen, aynen şunu söledi: “Amerika’nın en yetkili kişileri AKP ile bizim aramızda hiçbir fark gözetmediklerini söylüyorlar- daha ne desinler?! “...

Ama nasıl olur, günlerdir milyonlar “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” diye haykırıyor?!...

Epeyce uzun süren bir düşkırıklığından sonra, yavaş yavaş aklımı başıma devşirdim.. Öfkeden sıyrıldım, düşünmeye başladım. O düşüncelerin sonucunu şimdi sizlerle paylaşmak istiyorum:

CHP AKP’ye karşı bir seçenek midir? Hayır. Değildir. CHP kendi ağzıyla bunu açığa vurmuş: emperyalizmin/Batı’nın kendilerini, - Halifelik karşılığında, BOP’un; Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge ülkelerinin sınırlarının yeniden çizilmesi planının yaşama geçirilmesinin Türkiye ayağı olan - AKP’den farklı görmediğini söylemiştir. Eeee- na’palım, başka seçenek mi var? Evet, var! İşçi Partisi. Türkiye’de, milyonların –nihayet- yeniden yüksek sesle dillendirmeye başladığı, ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye, sloganını yıllardır savunan da, ABD ve AB tarafından, şimdi de kanunlarla donatılarak - akıllarınca - daha güçlü bir yıkım aracına çevrilmeye çalışılan, Ermeni soykırımı iftirası karşısında, somut tavır koyan; Batı’nın soykırım yaptınız, dayatmaları karşısında, susmak ya da biz böyle birşey yapmadık demekten başka birşey yapmayanların aksine; o yıkım amaçlı iftiraların karşısına, yine onların yazdığı belgelerle çıkan; bunlar sizlerin belgeleri, buyurun gelin bakın, okuyun, aksini söyleyen belgeleriniz varsa, onları da getirin koyun masaya tartışalım, diyerek bu yalanların karşısında dimdik duran da, 9 Haziran'da büyük kitlelerin katılımıyla gerçekleşeceğine inandığım Diyarbakır mitinginin öncüsü olan da yine bu partidir..

Biliyorum, oyların parçalanmaması, bölünüp dağılmaması gibi bir kaygı taşıyor sevgili Ertekin Özcan. Buna kısaca, yurt kaygısı da diyebiliriz sanıyorum.

Ben de aynı kaygılarla, halkın en duyarlı olduğu konuları yıllardır gündeminde tutan, yoksul halk kitlelerinin sorunlarını gözeten, somut çözümler, öneriler üreten; tam bağımsız bir Türkiye sloganından ödün vermeyen, ve öncüsü olduğu Diyarbakır mitingine ilişkin, bir gazetecinin, provakasyondan korkmuyor musunuz sorusuna, en büyük provakasyon Diyarbakır'da miting yapılmamasıdır, diyen Doğu Perinçek başkanlığındaki İşçi Partisi'nin, TBMM’de yer alması, yaşamsal önemi olan bir gerekliliktir, diyorum.

Ve bu –yaşamsal- gereklilik hepimize sorumluluk yüklemektedir. Bu yazı o sorumluluk bilincinin sonucudur.

Evet, Türkiye Almanya değil. Burada –bizim için- kötünün iyisi seçenek olabilir. Oysa Türkiye’de seçenek var. Ve bize düşen bu seçeneği insanlarımızın önüne getirmek, insanımıza bu şansı sunmaktır. İşte, bir yanda “Amerikanın bilmem nelerinin AKP’den farksız gördüğü CHP, öte yanda: “Ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye” diyen İP. Kararı siz verin. Haa, AKP giderse ABD’nin BOP projesi yatar mı sanıyorsunuz. Olur mu öyle şey... Batı, geleceğini o eksendeki gelişmelere bağlamış durumda. Yani?... AKP ile CHP arasında bir fark görmediklerini söylemişler ya Onur Öymen’e! Ayrıca, CHP’nin halkına açıklayabileceği sağlam; halk için halkça anlaşılır bir programı olmamasının nedenini de böylece açıklamış oldu Onur Öymen. CHP’nin yapacağı, bugünki işbirlikçi hükümetten farklı değildir. Ancak bu hükümetin düştüğü yanlışlara düşmeden, peşkeş çekmeyi/Türkiye'yi taksim etmeyi eline-yüzüne bulaştırmadan yapabileceğini sanmaktadır... Yeter ki emperyalizme hızmeti kabul et! hiç birşey yapmadan oturtulursun zirveye: 'Kasımpaşalı kabadayı'nın milletvekili dahi olmadan başbakan olduğunu bilmiyor musunuz. Evet, yeter ki emperyalizmin çıkarlarına öncelik tanı. Seni yıllarca yok sayan işbirlikçi sermaye uydusu “medya"/basın dışardan kumanda aldığı anda, ansızın anımsanan, aranan, ilk sayfalara gıcır gıcır pozları konulan, görüntülü kutularda en güzel koltuklara oturtulan biri olup, hergün, yirmidört saat dayatılırsın halka. Ve ne eder eder, senden başka birinin bu ülkeyi yönetemeyeceğine inandırılır - eğitimsiz bırakılmış ve böyle kalması için her yola başvurulan - halk. Yani ELİN çıkarı için kandırılır... (Bugünlerde işbirlikçi medyanın ilk sayfalarında en çok görünen parti lideri kimse, Türkiye üzerindeki uzaktan kumandalı oyunların, Türkiye içindeki yönetmeninin o olacağından hiç kuşkunuz olmasın. ) Öyleyse, şöyle ya da böyle/şu ya da bu nedenle insanları, ama ile başlayan tümcelerle hiçbir yere kanalize etmeye kalkmayalım. Eşlik etmesek bile, kulak verelim söylediklerine. Ne diyorlar: ‘Bindirilmiş Kıtalar değil, Bin Dirilmiş Kıtalar’

Bu dirilmiş, genç ve dinç kıtalar, ABD+AB=AKP ve benzerlerine karşı, kendi yazgılarını kendi ellerine almışlardır. Bu gelişmeler karşısında bize düşen, ya “Olanağı olan herkes Diyarbakır mitingine gitmelidir!” diyerek bu halk dinamiğine destek vermek, ya da sesimizi çıkarmadan bir kıyıya çekilip olan ve olacakları izlemektir!

Son dakika: Biraz önce Deniz Baykal, kendilerinin de özelleştirmeden ve serbes piyasadan yana olduklarını, bu hükümetin yaşadığı sorunların, bunu iyi yapamamaktan kaynaklandığını (...) söyledi. yani bugünki hükümetten arta kalan devlet kurumlarını da – pek birşey kalmadı biliyoruz - kendilerinin satacağını, yanısıra borçlanmaya da aynı hızla devam edeceklerini söylemiş oldu. Bilgilerinize sunulur...

“Kuşatılmışlar Ülkesi Türkiye”

Öyle görülüyor ki, bu kitabı her yazımın sonunda önereceğim.

Gönül Hürriyet Aydın

Haydi Diyarbakır'a!

Sevgili Ertekin Özcan’la birbirimizi uzun yıllardır tanırız. Mozaik Dergisi, Ertekin’in – yanılmıyorsam o zamanlar - başkanı olduğu Veliler Birliği’nin bir alt katındaydı. Ve ben sık-sık fotokopi için 3. kata çıkmak zorunda kalırdım. Kimi kez öyle sık olurdu ki bu, sanki özel amacım için kullanıyormuşcasına sıkılırdım.

Ne günlerdi!... hemen hemen herkesin yukardan belirlenen güncele/gündeme göre tavır takındığı, duruş aldığı; böylece biryerlere yarandığı, yaranabileceğini sandığı günler... (Haala da öyle ve haala da öyleler çoğunlukta.)

Böylesi insanlar yığınının yarattığı kargaşa-hır-dır arasında –zamanında- çıkmaya çalışırdı Mozaik. Ve her şeye karşın; başarırdı da bunu!...

Bu başarıda o fotokopi makinasının da emeği var.

Arada bir –en olmaz zamanlarda- o da tavır takınırdı bana karşı- ve ben sıkılarak başımı Ertekin’in de olduğu odaya uzatırdım. Odadakiler bunun nedenini bilir olmuşlardı. Birşey dememi beklemeden, içlerinden biri kalkar gelir, makinayı yeniden çalışır duruma getirirdi. Ertekin de bu yüzden yerinden kalkmak zorunda kaldı birçok kez.. Sağolsun.

Bütün bunları neden anlattığıma gelince: bir-iki gün önce Ertekin’den EPK’nda bulunan bütün adreslere gönderilmiş bir mektup aldım: Seçimlerde CHP’yi destekleyelim, diyen bir mektup.

- Ertekin Özcan, SPD’li. Burada (Almanya) daha iyi bir seçenek olmadığı için çoğumuz gibi, o da SPD’yi savunuyor doğal olarak... -

Ertekin'in mektubu bana, birkaç gün önce, bu -elimiz mahkum desteklemek zorunda kaldığımız- SPD’nin yakın geçmişteki genel başkanı ve bir önceki başbakan Schröder de AKP’yi destekliyorum , deyişini anımsattı.

Schröder'in, ne Türkiye’yi ABD ve AB'nin önüne kırmızı halı gibi yayan AKP tuttuğunu söylemesini yadırgamadım - ki eyalet seçimleri döneminde Türkiye ile ilgil attığı nutuklar aklıma geldikçe ürkerim - ne de Türkiye, alanlarnı dolduran milyonlarca insanın, ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye sloganlarıyla sarsılmaya başladığı günlerle, AKP'yi desteklediğini söyleyerek bu millyonlara karşı en ufak bir saygısızlık kaygısı taşımamasını.

Bizde bir özdeyiş vardır bilirsiniz: Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü?!

Sizce nedeni ne olabilir? Varlık nedenleri, kendi çıkarlarını, içinde yaşadıkları ulusun çıkarlarının önünde tutmak olan satlık unsurların, ulusal çıkarlarını herşeyin üstünde tutan Schröderlerce - ya da - Ricelerce parasal ve sözel olarak desteklenmelerinden daha doğal ne olabilir.

Öyle.

Ayrıca kısılmış gözlerle bakılmadığında, S+R +Vesaire = BATI desteği, bu satlık unsurların neye/kime hizmet ettiklerini, ne için ülke yönetimine getirildiklerini su yüzüne çıkarma ve böylece halk dinamiklerini harekete geçirip, yok olmalarını hızlanhdırma işlevi gördüğü için olumlludur da...

Örneğin, 14 Nisan’la başlayan halk hareketinde Batı’nın bu saygısızca yönlendirme, gözdağı verme eğilimli açıklamalarının, önerilerinin, temennilerinin etkisi büyüktür.

Bütün bunlar ışığında bakıldığında, CHP’ye oy vermeliyiz, düşüncesi bir karşı duruş gibi görünebiler. Ama –ne yazık ki- öyle değil.

Evet değil. Bakın, size birkaç gün önce başıma gelen bir olayı anlatayım.

- (Dam üstündeki saksağanın beline kazma vurmayacağıma inanabilirsiniz!) -

Bir sabahın köründe kalktım. Amaçsız, -birşey yapmak için tasarlanmış bir kalkış değil- verimsiz geçecek bir günün öncü habercisi olan, hani insanın ne yazabildiği ne çizebildiği... saatlerce serseri mayın gibi evin düzeyinde dolanıp durduğu... işte öyle bir kalkıştı bu.

Bu tür kalkışlar genellikle, kahve elde, görüntülü kutunun karşısına geçmekle sonlanır. Ve günü bu şekilde tüketirsiniz çoğunlukla.

Ben de bilgisayarı açtım, internet aracılığıyla izlenen GK (Görüntülü Kutu) kannallarında gezintiye başladım.

Kanalb’nin konuğu Onur Öymen’di. Umutlu kulak kesildim- ve olduğum yerde kala kaldım...

Onur Öymen, aynen şunu söledi: “Amerika’nın en yetkili kişileri AKP ile bizim aramızda hiçbir fark gözetmediklerini söylüyorlar- daha ne desinler?! “...

Ama nasıl olur, günlerdir milyonlar “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” diye haykırıyor?!...

Epeyce uzun süren bir düşkırıklığından sonra, yavaş yavaş aklımı başıma devşirdim.. Öfkeden sıyrıldım, düşünmeye başladım. O düşüncelerin sonucunu şimdi sizlerle paylaşmak istiyorum:

Şimdi, CHP AKP’ye karşı bir seçenek midir? Hayır. CHP kendi ağzıyla, emperyalizmin/Batı’nın kendilerini, -Halifelik karşılığında, BOP’un; Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge ülkelerinin sınırlarının yeniden çizilmesi planının yaşama geçirilmesinin Türkiye ayağı olan - AKP’den farklı görmediğini söylemiştir.

Eeee- na’palım, başka seçenek mi var, diye sorulursa, evet, var. Türkiye’de, burada olduğumuz gibi elimiz mahkum değiliz!

Türkiye’de, milyonların –nihayet- yeniden yüksek sesle dillendirmeye başladığı, ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye, sloganını yıllardır savunan bir parti var: ABD ve AB tarafından, şimdi de kanunlarla donatılarak - akıllarınca - daha güçlü bir yıkım aracına çevrilmeye çalışılan, Ermeni soykırımı iftirası karşısında, somut tavır koyan; Batı’nın soykırım yaptınız, dayatmaları karşısında, susmak ya da biz böyle birşey yapmadık demekten başka birşey yapmayanların aksine, o yıkım amaçlı iftiraların karşısına, yine onların yazdığı belgelerle çıkan; bunlar sizlerin belgeleri, buyurun gelin bakın, okuyun, aksini söyleyen belgeleriniz varsa, onları da getirin koyun masaya tartışalım, diyerek bu yalanların karşısında dimdik duran bir parti bu.

Biliyorum, oyların parçalanmaması, bölünüp dağılmaması gibi bir kaygı taşıyor sevgili Ertekin Özcan. Buna kısaca, yurt kaygısı da diyebiliriz sanıyorum.

Ben de aynı kaygılarla, halkın en duyarlı olduğu konuları yıllardır gündeminde tutan, yoksul halk kitlelerinin sorunlarını gözeten, somut çözümler, öneriler üreten, hepsinden önemlisi; Tam bağımsız Türkiye, sloganından ödün vermeyen İP’in, TBMM’de yer alması, yaşamsal önemi olan bir gerekliliktir, diyorum.

Ve bu –yaşamsal- gereklilik hepimize sorumluluk yüklemektedir. Bu yazı o sorumluluk bilincinin sonucudur.

Evet, Türkiye Almanya değil. Burada –bizim için- kötünün iyisi seçenek olabilir. Oysa Türkiye’de seçenek var. Ve bize düşen bu seçeneği insanlarımıza göstermektir.

İşte, bir yanda “Amerikanın bilmem nelerinin AKP’den farksız gördüğü CHP, öte yanda:

“Ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye” diyen İP.

Kararı siz verin.

Haa, AKP giderse ABD’nin BOP projesi yatar mı sanıyorsunuz. Olur mu öyle şey...

Batı, geleceğini o eksendeki gelişmelere bağlamış durumda. Yani?... AKP ile CHP arasında bir fark görmediklerini söylemişler ya Onur Öymen’e!

Ayrıca, CHP’nin halkına açıklayabileceği sağlam; halk için halkça anlaşılır bir programı olmamasının nedenini de böylece açıklamış oldu Onur Öymen.

CHP’nin yapacağı bugünki işbirlikçi hükümetten farklı değildir. Ancak bu hükümetin düştüğü yanlışlara düşmeden, peşkeş çekmeyi, Türkiye'yi taksim etmeyi eline-yüzüne bulaştırmadan yapabileceğini sanmaktadır.

Yeter ki emperyalizme hızmeti kabul et! hiç birşey yapmadan oturtulursun zirveye. Kasımpaşalı kabadayının milletvekili dahi olmadan başbakan olduğunu bilmiyor musunuz.

Evet, yeter ki emperyalizmin çıkarlarına öncelik tanı. Seni yıllarca yok sayan işbirlikçi sermaye uydusu “medya" dışardan kumanda aldığı anda, ansızın anımsanan, aranan, ilk sayfalara gıcır gıcır pozları konulan biri olup, hergün, yirmidört saat dayatılırsın halka. Ve ne eder eder senden başka birinin bu ülkeyi yönetemeyeceğine inandırılır halk. Yani yanıltılır.

Bugünlerde işbirlikçi medyanın ilk sayfalarında en çok görünen parti lideri kimse, Türkiye üzerindeki uzaktan kumandalı oyunların, Türkiye içindeki yönetmeninin o olacağından hiç kuşkunuz olmasın.

Öyleyse, şöyle ya da böyle/şu ya da bu nedenle milyonların dilek ve beklentilerini, ama ile başlayan tümcelerle hiçbir yere kanalize etmeye kalkmayalım. Eşlik etmesek bile, kulak verelim söylediklerine. Ne diyorlar:

‘Bindirilmiş Kıtalar değil, Bin Dirilmiş Kıtalar’

ABD, AB ve AKP vb. karşı kendi yazgısını kendi eline almıştır Türk Ulusu. Kısacası, Türk ulusu bir kez daha hiçe indirgenmeyi kabul etmemekte kararlıdır. Ya “Olanağı olan herkes Diyarbakır mitingine gitmelidir!” diyerek destekleyelim onu ya da sesimizi çıkarmadan bir kıyıya çekilip izleyelim.

Son dakika: Biraz önce Deniz Baykal, kendilerinin de özelleştirmeden ve serbes piyasadan yana olduklarını, bu hükümetin yaşadığı sorunların, bunu iyi yapamamaktan kaynaklandığını (...) söyledi. yani bugünki hükümetten arta kalan devlet kurumlarını da – pek birşey kalmadı biliyoruz - kendilerinin satacağını, yanısıra borçlanmaya da aynı hızla devam edeceklerini söylemiş oldu. Bilgilerinize sunulur...

“Kuşatılmışlar Ülkesi Türkiye”

Öyle görülüyor ki, bu kitabı her yazımın sonunda önereceğim.

Gönül Hürriyet Aydın

14 Nisan 2007 Tandoğan - Cumhuriyete Sahip Çık! - Mitingi'nden

'Türkçem Benim Ses Bayrağım' / Fazıl Hüsnü Dağlarca

BUGÜNE KARŞIN BUGÜN

Gri, soğuk ve ıslak bir Berlin sabahı...

Sivas Kongresi... İzmir Fuarı... Berben- Eylül Festivali...

Sivas Kongresi? Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma yolunda atılan en önemli adımlardan biri. Başka?... “İkinci Cumhuriyetin Birinci Cumhurbaşkanı” narası atan olanakçılar.

İzmir Fuarı? Yerli üretici için umut kapısı- mı? Üretim toplumu olama olanakları; küresel ekonominin mimarı, ve aynı zamanda küresel ısınmanın birincil derecede sorumluları olan gelişmişlerin (!) istemleri/buyrukları doğrultusunda, bir-bir yok edilerek; tüketim toplumu olmaya yönlendirilen/zorlanan; böylece gelişmelerinin engellenmesi kesinlenen insanlar, ülkeler, uluslar...

Berben- Eylül Festivali? Romantik piyanist, besteci Edvard Grieg.

Evet, radyo ve görüntülü kutu aracığıyla öğrendiğim, gündem başlıkları ve bana çağrıştırdıkları bunlar.

Gri, soğuk ve ıslak bir sabaha karşın, Grieg’in, Peer Gynt Suit 1’i dinliyorum.

Telefon eden sevgili dostum Sevgi, sabah-sabah bu müzik dinlenir mi Gönül! diyor. Ona biraz Grieg’den sözedip, ekliyorum: beni ancak bu müzik dengede tutar, yoksa tutulur yanı yok bu günün.

Gülüşüyoruz.

Norveçliler, Edvard Grieg’i çok seviyor. Bunda, ünlü bestecinin, bestelerinde Norveç halk müziğinin motiflerini kullanarak, Norveç müziğini dünyaya tanıtmasının payı da var kuşkusuz.

Bugünlerde başta Berben olmak üzere, bütün Norveç, ölümünün 100. yılı nedeniyle, yeni güne Grieg’i dinliyerek başlıyor olmalı.

Yağmur da yağıyor olsa, şu anda Berben’de olmak isterdim!

(31 Ağustos – 16 Eylül Uluslararası Berben Festivali)

Grieg’i dinlerken Munch’u, Ibsen’i ve Tiyatrom dergisine –ki gözümden kaçmış olabilecek harf hataları olup olmadığınının kontrolünü birkez de yazıyı almak için evime gelen, derginin sorumlusuyla birlikte yapıp, yanlışsızlığını kesinledikten sonra- diskette verdiğim; buna karşın dergide, - başlığı da dahil olmak üzere - (Nasıl “Yanlışlık”sa bu!) değiştirilip, anlaşılmaz bir hale getirilerek yayımlanan “Dünyada En Güçlü Olan En Yalnız Durandır / Ibsen” başlıklı yazımı anımsamadan edemiyorum.

Gün giderek ağırlaşıyor... Beni resim yapmak paklar ancak! İşliğime gitmek üzere hazırlanırken, şemsiyeni unutma, diye uyarıyorum kendimi.

İlk yağmur damlaları yüzüme vurmaya, saçlarımın köküne ulaşmaya başlayınca, şemsiyemi unutmuş olmam öfkelendiriyor. Ama çok geçmeden, kimi zaman, böyle bir havada bile yağmurun altında yürümenin o kadar da kötü olmadığını/olmayacağını düşünüp, işi tatlıya bağlıyorum.

Anlaşılan o ki ben -bugüne karşın- bugün birşeyler yapacağım.

Gönül Hürriyet Aydın

Eylül 2007

"AB'ye DAMSIZ GİRİLMEZ!"





MO 2x in KÖLN - Alte Feuerwache, Melchiorstr.3, jeweils um 20.30 Uhr : 
22.6.07 Freitag (Türkce)  "AB'ye DAMSIZ Girilmez!"     
23.6.07 Samstag (Deutsch) "Die EUmanen kommen!"     
 
Ali Sirmen - Cumhuriyet: "Sevgili Muhsin, seni izlerken  herkes çok güldü. Ben ise ifadesiz oturdum. 
Oysa görseydin içimdeki  kahkahaları.  Komedyen,  insanı içinden güldüren insandır.
Gece eve gidince kahkahalarla yine güleceğim."
NRZ ; "Unverschämt gutes Kabarett!"
Arpacı Kumrusu Gibi Düşün Şimdi...
Cüneyt Arcayürek (Cumhuriyet Gazetesi)
Malatya olayını yansıtan gazete başlıkları: Gaflet... Kâbus sürüyor. Ne o ne bu. Bu iktidar ektiğini biçiyor. Diğer dinlere duyulan düşmanlığı uyandırdı. Trabzon'da Rahip Santoro , şu veya bu siyasal nedenlere bağlanarak öldürüldüğü üzerine senaryolar yazılan Ermeni kökenli Hrant Dink ... Bir zamanların Türkiye'yi İslam Cumhuriyeti'ne dönüştürme düşleri gören, iktidara geldikten sonra bu amacını takıyye üslubu ile örten RTE 'nin; Batı'da Hıristiyan dünyasına kasım kasım kasılarak Müslüman Türkiye'yi Medeniyetler Buluşması'nın ana rahmi göstermesinin... lafı güzaftan ibaret olduğu son olayla kanıtlandı. Din kavramını durmadan işledi ve ne kadar ılımlı dinsel kavramlardan, medeniyetler buluşmasından söz ederse etsin, uyuyan canavarı uyandırdı. Malatya'daki katliam bir son değil. Din adına cinayet işlemeyi emreden canavarın uyanışıdır. İktidar Müslümanlıktan başka dinlere karşı giderek yaygınlaşan olaylar karşısında suskun. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu gazetecilere klasik açıklamalar yapıyor. Kürsüden ayrılırken baktım hareketlerine, yüz ifadesine; olayın şokunu yaşayan bir devlet adamı izi görmedim. Çünkü AKP iktidarı, Türkiye'nin sorunlarından palamarları çözmüş; RTE'nin Çankaya sevdasına çare aramaya çalışıyor. Hiç beklemedikleri, din diyerek, kalkındırdık Türkiye'yi diyerek, 80 yıllık Cumhuriyet'teki gelişmeleri, Atatürk 'ün çağdaşlık yolundaki öğretilerini yadsıyarak bugünlere gelmenin faturasını şimdi ödüyorlar. Halk arkalarında değil. Tandoğan mitingini iktidara, RTE'nin cumhurbaşkanlığına uygun biçimde destek veren holding medyası bile yadsıyamadı. Ünlü gazete yöneticisi ( Ertuğrul Özkök ), yüz binler Cumhuriyeti koruma, laikliği savunma, Atatürk'e, ilkelerine, gösterdiği hedeflere bağlılığı haykırınca şaşırdığını itiraf etmek zorunda kaldı. TÜSİAD bile uyandı. RTE'nin Çankaya'ya çıkmasını Meclis'teki 350 AKP milletvekilinin kararına bırakan açıklamalarından sonra, Aydın Doğan 'ın kızı TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ Hanımefendi, yüz binleri "bindirilmiş kıtalar" diye küçümseyip aşağılayan RTE'ye Tandoğan mitinginin göstergelerini anımsattı. Miting, Bayan Başkan'ın "kişisel" dediği -oysa bal gibi TÜSİAD'ın tutumundan çark ettiğini gösteren- bir ifade biçimiyle "Bana kalırsa RTE aday olmayacak" dedirtecek noktaya getirdi. AKP Genel Merkezi'nin örgütün görüşlerini soran anketi kamuoyundan saklanıyor. Milletvekillerinin eğilimlerini saptayan, nabzını tutan girişimler açıklanmıyor. RTE'ye gelince; aylardır her konuşmasından yansıyan kendinden, çevresinden emin tavrı; yerini son günlerde birden duraksamalara, Çankaya'ya çıkmak mı yoksa çıkmamak mı sorusuna yanıt aramaya bıraktı. Son günlerde kesin yanıt veremeyen, ne yapacağını bilemeyen bir lider portresi çiziyor. Geçen ay kendine de partisine de ve hatta halka o denli güven duyuyordu ki, birçok kez adaylık sürecinin başlayacağı (başladığı) 16 Nisan'da AKP'nin yani kendisinin adaylığını ilan edeceğini duyurdu. Sonra zikzaklar çizmeye başladı. 16 Nisan geldi, geçti. 18 Nisan dedi. Geldi, geçti. Partisinin karar mekanizması MKYK'de -gazete haberlerine göre- üyelerin yüzde 70'i genel başkan kalmasını istiyor, Çankaya'ya çıkmasına karşı çıkıyor. Vakit daralıyor. 25 Nisan gece yarısına kadar... ya aday olacak ya da?.. Fakat RTE'nin adaylığını açıklamayı durmadan ertelemesi bir iki açıdan önemli. Birincisi bir türlü karar veremediği ortaya çıkıyor. İkinci nokta, şayet aday olmaktan vazgeçerse AKP içinden kimi cumhurbaşkanı adayı göstereceğini son güne bırakmadan, vakit yitirmeden saptaması gerekiyor. Kendi dışında AKP içinden adayı parti içinde değil, muhalefetle istişare ederek saptaması iyimser varsayım. Yok eğer yine partisiyle baş başa verip bir cumhurbaşkanı adayı saptayacak olursa... bu kez hem partisi içinde hem de dışında kıyametler kopacağını biliyor. Bugün yarın TBMM Başkanı Arınç ve hatta Abdullah Gül 'le görüşeceği söyleniyor. Neden Arınç? Aday olmazsa, Gül'ü de aday göstermezse bir başka ismi Çankaya'ya göndermeye kalkışırsa... o koltuğa oturmak için yanıp tutuşan, laiklikten başlayarak devlet yönetimiyle ilgili çarpık görüşleri bilinen Arınç'ın olası tepkisini nasıl önleyecek? Beterin beteri vardır diye algılanan Arınç'ı Türkiye'nin sindirmesini nasıl sağlayacak? Adaylığını veya aday olmasını önereceği kişiyi açıklamayı durmadan ertelemesi, duraksamalar geçirmesi; zaten çapraşık bir sorun olan Cumhurbaşkanlığı sorununu içinden çıkılmaz, önünde arkasında büyük sorunlar bırakan bir konuma getiriyor. Ne var ki, artık RTE'nin de kabul etmesi gerekir. Tandoğan mitingi bütün hesapları altüst etti. Adaylıktan içi kan ağlayarak vazgeçerse bu sonucu TÜSİAD'dan medyaya kadar hemen her çevrede değişim sağlayan, sessiz çoğunluğun gür sesi Tandoğan mitingi tetiklemiş olacak. Darbe mi, al sana: 14 Nisan halk darbesinden sonra Ömer Asım Aksoy 'un Deyimler Sözlüğü'ne göre "çaresizlik içinde umutsuz ve derin düşünen" arpacı kumrusu gibi şimdi ne yapacağına karar veremiyor. Geldiğin son durumda şunu unutma RTE: Senden büyük halk var! GÜNDEM /MUSTAFA BALBAY /Katil Fidelikleri! Malatya olayıyla birlikte bir kez daha sarsıldık, sormak zorunda kaldık: Türkiye nereye gidiyor? Ya da nereye götürülüyor? Tam ülke gündemi kendi doğal sürecinde ine çıka dalgalanırken, beklenmedik bir olay meydana geliyor ve tüm ülke gerçekleri, deniz kıyısındaki kumdan kalelerin suyun altında eriyip gidişi gibi ikincilleşiyor... Havada uçuşan onlarca soru var... Tıpkı Rahip Santoro , tıpkı Hrant Dink olayında olduğu gibi failin 20 yaşın altında olduğu bir cinayetle karşı karşıyayız. Bu genç-çocukları böylesine vahşi eylemlere kim-kimler yönlendiriyor? Her cinayet sonrasındaki klasik soru şudur: Bu olay kimin işine yarar? Soruya verilebilecek ilk yanıt şu: Türkiye'yi kaosa sürüklemek isteyenlerin... Bunlar kimler? Her şeyden önce Türkiye'nin üniter, laik yapısının devam etmesini istemeyenler... Kimler bunu istemez? Türkiye'yi istediği gibi kullanamayan, Türkiye'nin bölgede kendi duruşu olan bir ülke olmasını kabul etmeyenler... Bir bütün olarak baktığımızda Malatya saldırısının hedefi nettir: Türkiye... Saldırının hedefi bu... Peki, saldırıda kullanılan gençler başka bir ülkeden mi ya da uzaydan mı getiriliyor? Hayır... Tümü içimizdeler. Dink cinayetinden sonra şu saptamayı yapmıştık: Faillerin kolay ortaya çıkarıldığı, çok amatör işlenmiş gibi görünen ama, son derece profesyonel bir cinayetler serisiyle karşı karşıyayız... Serinin son halkası Malatya. Cinayette kullanılan gençler bunu vatan için yaptıklarını söylemişler. Tümünün cebinden şu mesaj çıkıyor: "Beşimiz kardeşiz, ölüme gidiyoruz, dönmeyebiliriz." Cinayette kullandıkları yöntemse şeriatçı örgütleri anımsatıyor. Amatör görünümlü bir profesyonellik! Bize göre yakalanan zanlıların gerisinde en az 3 halka var. Birinci halka, bölgedeki irticai yapılanma. İkinci halka, bu yapılanmayla temas kuran aynı amaç görünümlü profesyonel bağ. Üçüncü halka, cinayetle neyi hedeflediğini çok iyi bilen merkez... Birinci ve ikinci halka ne yazık ki Anadolu'nun pek çok kentinde yaygın. Gençler adeta bir fideliğe alınır gibi buralarda yetiştiriliyor... Eğitim sistemindeki bozukluktan ekonomideki uçurumlara, siyasetteki çarpıklıktan toplumsal dokudaki bozulmaya kadar bunun pek çok nedeni var. Devlet ve İslam kitabını yazarken, güvenlik birimlerinin irticai örgütler ve hareketlerle ilgili raporlarında dikkatimi çeken değerlendirmelerden biri şuydu: "Çok boyutlu, çok cepheli, tek hedefli..." Bir irticai örgüt sadece hayır işiyle yayılıyor ama, ana hedef, şeriat... Başka bir örgüt kan döküyor ama, ana hedef, şeriat... Bu bağlamda çok ciddi bir iç barış ve iç güvenlik sorunuyla karşı karşıyayız... Malatya olayı dışarıda nasıl yankılanacak? Her şeyden önce Türkiye'ye şu damgayı vuracaklar: İç barışının olmadığı, insanların kendi dinlerinden başka hiçbir inanışa tahammülünün olmadığı, pek çok yaptırıma muhtaç bir ülke... Bunun ilk işaretleri verildi bile. Buyrun size Erdoğan 'ın başbakanlığında AB'ye aday bir ülke! Bir soru daha: Malatya'da misyoner bir Alman, kimin desteğiyle orada yaşar? Olayın önümüzdeki günlerde de enine boyuna sorgulanacağı yönlerden biri bu. Hıristiyanlığın yayılması için şöyle bir bölümleme yapılır: Birinci bin yılda, Avrupa Hıristiyanlaştı...

Sivas Bir Sıfır Noktasıdır

Sivas, kendini tanıma, nerde durduğunu kavrama yolunda en kısa yoldur.

Sivas’ı unutmak, yeni Sivaslara olanak tanımaktır:

Bu ülkenin zar-zor yetiştirdiği, bir avuç aydınının bir çoğu Sivas’ta aydınlık avcılarınca yakılmıştır.

Sivas’ı unutanlar, bırakın aydın olmayı, yurtsever de değildirler.

Sivas’ı rakı masalarında “yahu…”lu sözlerle ananların ne olduklarına/nerede durduklarına gelince; bunu Batı’dan gelen rüzgarın yönü belirlemektedir.

Evet, öyle uzun boylu hesaba-kitaba gerek yok, Sivas bir sıfır noktasıdır.

Literatürk