Translate
14 Mayıs, 2026
Kriz ve Keriz - İktisada Yeşil Çözüm
AŞIKLAR - Gönül Hürriyet Aydın
Verein zur Förderung des Gedankenguts Atatürks e.V
Haydi 9 Haziran'da Diyarbakır'a
Bütün bunlar ışığında CHP’ye oy vermeliyiz, düşüncesi bir karşı duruş gibi görünebiler. Ama –ne yazık ki- öyle değil.
Evet değil. Bakın, size birkaç gün önce başıma gelen bir olayı anlatayım.
Bu tür kalkışlar genellikle, kahve elde, görüntülü kutunun karşısına geçmekle sonlanır. Ve günü bu şekilde tüketirsiniz çoğunlukla.
Ben de bilgisayarı açtım, internet aracılığıyla izlenen GK (Görüntülü Kutu) kannallarında gezintiye başladım.
Kanalb’nin konuğu Onur Öymen’di. Umutlu kulak kesildim- ve olduğum yerde kala kaldım...
Onur Öymen, aynen şunu söledi: “Amerika’nın en yetkili kişileri AKP ile bizim aramızda hiçbir fark gözetmediklerini söylüyorlar- daha ne desinler?! “...
Ama nasıl olur, günlerdir milyonlar “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” diye haykırıyor?!...
Epeyce uzun süren bir düşkırıklığından sonra, yavaş yavaş aklımı başıma devşirdim.. Öfkeden sıyrıldım, düşünmeye başladım. O düşüncelerin sonucunu şimdi sizlerle paylaşmak istiyorum:
CHP AKP’ye karşı bir seçenek midir? Hayır. Değildir. CHP kendi ağzıyla bunu açığa vurmuş: emperyalizmin/Batı’nın kendilerini, - Halifelik karşılığında, BOP’un; Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge ülkelerinin sınırlarının yeniden çizilmesi planının yaşama geçirilmesinin Türkiye ayağı olan - AKP’den farklı görmediğini söylemiştir.
Biliyorum, oyların parçalanmaması, bölünüp dağılmaması gibi bir kaygı taşıyor sevgili Ertekin Özcan. Buna kısaca, yurt kaygısı da diyebiliriz sanıyorum.
Ben de aynı kaygılarla, halkın en duyarlı olduğu konuları yıllardır gündeminde tutan, yoksul halk kitlelerinin sorunlarını gözeten, somut çözümler, öneriler üreten; tam bağımsız bir Türkiye sloganından ödün vermeyen, ve öncüsü olduğu Diyarbakır mitingine ilişkin, bir gazetecinin, provakasyondan korkmuyor musunuz sorusuna, en büyük provakasyon Diyarbakır'da miting yapılmamasıdır, diyen Doğu Perinçek başkanlığındaki İşçi Partisi'nin, TBMM’de yer alması, yaşamsal önemi olan bir gerekliliktir, diyorum.Ve bu –yaşamsal- gereklilik hepimize sorumluluk yüklemektedir. Bu yazı o sorumluluk bilincinin sonucudur.
Evet, Türkiye Almanya değil. Burada –bizim için- kötünün iyisi seçenek olabilir. Oysa Türkiye’de seçenek var. Ve bize düşen bu seçeneği insanlarımızın önüne getirmek, insanımıza bu şansı sunmaktır.
İşte, bir yanda “Amerikanın bilmem nelerinin AKP’den farksız gördüğü CHP, öte yanda:
Son dakika: Biraz önce Deniz Baykal, kendilerinin de özelleştirmeden ve serbes piyasadan yana olduklarını, bu hükümetin yaşadığı sorunların, bunu iyi yapamamaktan kaynaklandığını (...) söyledi. yani bugünki hükümetten arta kalan devlet kurumlarını da – pek birşey kalmadı biliyoruz - kendilerinin satacağını, yanısıra borçlanmaya da aynı hızla devam edeceklerini söylemiş oldu. Bilgilerinize sunulur...
“Kuşatılmışlar Ülkesi Türkiye”
Öyle görülüyor ki, bu kitabı her yazımın sonunda önereceğim.
Gönül Hürriyet Aydın
Haydi Diyarbakır'a!
Sevgili Ertekin Özcan’la birbirimizi uzun yıllardır tanırız. Mozaik Dergisi, Ertekin’in – yanılmıyorsam o zamanlar - başkanı olduğu Veliler Birliği’nin bir alt katındaydı. Ve ben sık-sık fotokopi için 3. kata çıkmak zorunda kalırdım. Kimi kez öyle sık olurdu ki bu, sanki özel amacım için kullanıyormuşcasına sıkılırdım.
Ne günlerdi!... hemen hemen herkesin yukardan belirlenen güncele/gündeme göre tavır takındığı, duruş aldığı; böylece biryerlere yarandığı, yaranabileceğini sandığı günler... (Haala da öyle ve haala da öyleler çoğunlukta.)
Böylesi insanlar yığınının yarattığı kargaşa-hır-dır arasında –zamanında- çıkmaya çalışırdı Mozaik. Ve her şeye karşın; başarırdı da bunu!...
Bu başarıda o fotokopi makinasının da emeği var.
Arada bir –en olmaz zamanlarda- o da tavır takınırdı bana karşı- ve ben sıkılarak başımı Ertekin’in de olduğu odaya uzatırdım. Odadakiler bunun nedenini bilir olmuşlardı. Birşey dememi beklemeden, içlerinden biri kalkar gelir, makinayı yeniden çalışır duruma getirirdi. Ertekin de bu yüzden yerinden kalkmak zorunda kaldı birçok kez.. Sağolsun.
Bütün bunları neden anlattığıma gelince: bir-iki gün önce Ertekin’den EPK’nda bulunan bütün adreslere gönderilmiş bir mektup aldım: Seçimlerde CHP’yi destekleyelim, diyen bir mektup.
- Ertekin Özcan, SPD’li. Burada (Almanya) daha iyi bir seçenek olmadığı için çoğumuz gibi, o da SPD’yi savunuyor doğal olarak... -
Ertekin'in mektubu bana, birkaç gün önce, bu -elimiz mahkum desteklemek zorunda kaldığımız- SPD’nin yakın geçmişteki genel başkanı ve bir önceki başbakan Schröder de AKP’yi destekliyorum , deyişini anımsattı.
Schröder'in, ne Türkiye’yi ABD ve AB'nin önüne kırmızı halı gibi yayan AKP tuttuğunu söylemesini yadırgamadım - ki eyalet seçimleri döneminde Türkiye ile ilgil attığı nutuklar aklıma geldikçe ürkerim - ne de Türkiye, alanlarnı dolduran milyonlarca insanın, ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye sloganlarıyla sarsılmaya başladığı günlerle, AKP'yi desteklediğini söyleyerek bu millyonlara karşı en ufak bir saygısızlık kaygısı taşımamasını.
Öyle.
Ayrıca kısılmış gözlerle bakılmadığında, S+R +Vesaire = BATI desteği, bu satlık unsurların neye/kime hizmet ettiklerini, ne için ülke yönetimine getirildiklerini su yüzüne çıkarma ve böylece halk dinamiklerini harekete geçirip, yok olmalarını hızlanhdırma işlevi gördüğü için olumlludur da...
Örneğin, 14 Nisan’la başlayan halk hareketinde Batı’nın bu saygısızca yönlendirme, gözdağı verme eğilimli açıklamalarının, önerilerinin, temennilerinin etkisi büyüktür.
Bütün bunlar ışığında bakıldığında, CHP’ye oy vermeliyiz, düşüncesi bir karşı duruş gibi görünebiler. Ama –ne yazık ki- öyle değil.
Evet değil. Bakın, size birkaç gün önce başıma gelen bir olayı anlatayım.
- (Dam üstündeki saksağanın beline kazma vurmayacağıma inanabilirsiniz!) -
Bir sabahın köründe kalktım. Amaçsız, -birşey yapmak için tasarlanmış bir kalkış değil- verimsiz geçecek bir günün öncü habercisi olan, hani insanın ne yazabildiği ne çizebildiği... saatlerce serseri mayın gibi evin düzeyinde dolanıp durduğu... işte öyle bir kalkıştı bu.
Bu tür kalkışlar genellikle, kahve elde, görüntülü kutunun karşısına geçmekle sonlanır. Ve günü bu şekilde tüketirsiniz çoğunlukla.
Ben de bilgisayarı açtım, internet aracılığıyla izlenen GK (Görüntülü Kutu) kannallarında gezintiye başladım.
Kanalb’nin konuğu Onur Öymen’di. Umutlu kulak kesildim- ve olduğum yerde kala kaldım...
Onur Öymen, aynen şunu söledi: “Amerika’nın en yetkili kişileri AKP ile bizim aramızda hiçbir fark gözetmediklerini söylüyorlar- daha ne desinler?! “...
Ama nasıl olur, günlerdir milyonlar “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” diye haykırıyor?!...
Epeyce uzun süren bir düşkırıklığından sonra, yavaş yavaş aklımı başıma devşirdim.. Öfkeden sıyrıldım, düşünmeye başladım. O düşüncelerin sonucunu şimdi sizlerle paylaşmak istiyorum:
Şimdi, CHP AKP’ye karşı bir seçenek midir? Hayır. CHP kendi ağzıyla, emperyalizmin/Batı’nın kendilerini, -Halifelik karşılığında, BOP’un; Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge ülkelerinin sınırlarının yeniden çizilmesi planının yaşama geçirilmesinin Türkiye ayağı olan - AKP’den farklı görmediğini söylemiştir.
Eeee- na’palım, başka seçenek mi var, diye sorulursa, evet, var. Türkiye’de, burada olduğumuz gibi elimiz mahkum değiliz!
Türkiye’de, milyonların –nihayet- yeniden yüksek sesle dillendirmeye başladığı, ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye, sloganını yıllardır savunan bir parti var:
Biliyorum, oyların parçalanmaması, bölünüp dağılmaması gibi bir kaygı taşıyor sevgili Ertekin Özcan. Buna kısaca, yurt kaygısı da diyebiliriz sanıyorum.
Ben de aynı kaygılarla, halkın en duyarlı olduğu konuları yıllardır gündeminde tutan, yoksul halk kitlelerinin sorunlarını gözeten, somut çözümler, öneriler üreten, hepsinden önemlisi; Tam bağımsız Türkiye, sloganından ödün vermeyen İP’in, TBMM’de yer alması, yaşamsal önemi olan bir gerekliliktir, diyorum.
Ve bu –yaşamsal- gereklilik hepimize sorumluluk yüklemektedir. Bu yazı o sorumluluk bilincinin sonucudur.
Evet, Türkiye Almanya değil. Burada –bizim için- kötünün iyisi seçenek olabilir. Oysa Türkiye’de seçenek var. Ve bize düşen bu seçeneği insanlarımıza göstermektir.
İşte, bir yanda “Amerikanın bilmem nelerinin AKP’den farksız gördüğü CHP, öte yanda:
“Ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye” diyen İP.
Kararı siz verin.
Haa, AKP giderse ABD’nin BOP projesi yatar mı sanıyorsunuz. Olur mu öyle şey...
Batı, geleceğini o eksendeki gelişmelere bağlamış durumda. Yani?... AKP ile CHP arasında bir fark görmediklerini söylemişler ya Onur Öymen’e!
Ayrıca, CHP’nin halkına açıklayabileceği sağlam; halk için halkça anlaşılır bir programı olmamasının nedenini de böylece açıklamış oldu Onur Öymen.
CHP’nin yapacağı bugünki işbirlikçi hükümetten farklı değildir. Ancak bu hükümetin düştüğü yanlışlara düşmeden, peşkeş çekmeyi, Türkiye'yi taksim etmeyi eline-yüzüne bulaştırmadan yapabileceğini sanmaktadır.
Yeter ki emperyalizme hızmeti kabul et! hiç birşey yapmadan oturtulursun zirveye. Kasımpaşalı kabadayının milletvekili dahi olmadan başbakan olduğunu bilmiyor musunuz.
Evet, yeter ki emperyalizmin çıkarlarına öncelik tanı. Seni yıllarca yok sayan işbirlikçi sermaye uydusu “medya" dışardan kumanda aldığı anda, ansızın anımsanan, aranan, ilk sayfalara gıcır gıcır pozları konulan biri olup, hergün, yirmidört saat dayatılırsın halka. Ve ne eder eder senden başka birinin bu ülkeyi yönetemeyeceğine inandırılır halk. Yani yanıltılır.
Bugünlerde işbirlikçi medyanın ilk sayfalarında en çok görünen parti lideri kimse, Türkiye üzerindeki uzaktan kumandalı oyunların, Türkiye içindeki yönetmeninin o olacağından hiç kuşkunuz olmasın.
Öyleyse, şöyle ya da böyle/şu ya da bu nedenle milyonların dilek ve beklentilerini, ama ile başlayan tümcelerle hiçbir yere kanalize etmeye kalkmayalım. Eşlik etmesek bile, kulak verelim söylediklerine. Ne diyorlar:
‘Bindirilmiş Kıtalar değil, Bin Dirilmiş Kıtalar’
ABD, AB ve AKP vb. karşı kendi yazgısını kendi eline almıştır Türk Ulusu. Kısacası, Türk ulusu bir kez daha hiçe indirgenmeyi kabul etmemekte kararlıdır. Ya “Olanağı olan herkes Diyarbakır mitingine gitmelidir!” diyerek destekleyelim onu ya da sesimizi çıkarmadan bir kıyıya çekilip izleyelim.
Son dakika: Biraz önce Deniz Baykal, kendilerinin de özelleştirmeden ve serbes piyasadan yana olduklarını, bu hükümetin yaşadığı sorunların, bunu iyi yapamamaktan kaynaklandığını (...) söyledi. yani bugünki hükümetten arta kalan devlet kurumlarını da – pek birşey kalmadı biliyoruz - kendilerinin satacağını, yanısıra borçlanmaya da aynı hızla devam edeceklerini söylemiş oldu. Bilgilerinize sunulur...
“Kuşatılmışlar Ülkesi Türkiye”
Öyle görülüyor ki, bu kitabı her yazımın sonunda önereceğim.
Gönül Hürriyet Aydın
BUGÜNE KARŞIN BUGÜN
Gri, soğuk ve ıslak bir Berlin sabahı...
Sivas Kongresi... İzmir Fuarı... Berben- Eylül Festivali...
Sivas Kongresi? Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma yolunda atılan en önemli adımlardan biri. Başka?... “İkinci Cumhuriyetin Birinci Cumhurbaşkanı” narası atan olanakçılar.
İzmir Fuarı? Yerli üretici için umut kapısı- mı? Üretim toplumu olama olanakları; küresel ekonominin mimarı, ve aynı zamanda küresel ısınmanın birincil derecede sorumluları olan gelişmişlerin (!) istemleri/buyrukları doğrultusunda, bir-bir yok edilerek; tüketim toplumu olmaya yönlendirilen/zorlanan; böylece gelişmelerinin engellenmesi kesinlenen insanlar, ülkeler, uluslar...
Berben- Eylül Festivali? Romantik piyanist, besteci Edvard Grieg.
Evet, radyo ve görüntülü kutu aracığıyla öğrendiğim, gündem başlıkları ve bana çağrıştırdıkları bunlar.
Gri, soğuk ve ıslak bir sabaha karşın, Grieg’in, Peer Gynt Suit 1’i dinliyorum.
Telefon eden sevgili dostum Sevgi, sabah-sabah bu müzik dinlenir mi Gönül! diyor. Ona biraz Grieg’den sözedip, ekliyorum: beni ancak bu müzik dengede tutar, yoksa tutulur yanı yok bu günün.
Gülüşüyoruz.
Norveçliler, Edvard Grieg’i çok seviyor. Bunda, ünlü bestecinin, bestelerinde Norveç halk müziğinin motiflerini kullanarak, Norveç müziğini dünyaya tanıtmasının payı da var kuşkusuz.
Bugünlerde başta Berben olmak üzere, bütün Norveç, ölümünün 100. yılı nedeniyle, yeni güne Grieg’i dinliyerek başlıyor olmalı.
Yağmur da yağıyor olsa, şu anda Berben’de olmak isterdim!
(31 Ağustos – 16 Eylül Uluslararası Berben Festivali)
Grieg’i dinlerken Munch’u, Ibsen’i ve Tiyatrom dergisine –ki gözümden kaçmış olabilecek harf hataları olup olmadığınının kontrolünü birkez de yazıyı almak için evime gelen, derginin sorumlusuyla birlikte yapıp, yanlışsızlığını kesinledikten sonra- diskette verdiğim; buna karşın dergide, - başlığı da dahil olmak üzere - (Nasıl “Yanlışlık”sa bu!) değiştirilip, anlaşılmaz bir hale getirilerek yayımlanan “Dünyada En Güçlü Olan En Yalnız Durandır / Ibsen” başlıklı yazımı anımsamadan edemiyorum.
Gün giderek ağırlaşıyor... Beni resim yapmak paklar ancak! İşliğime gitmek üzere hazırlanırken, şemsiyeni unutma, diye uyarıyorum kendimi.
İlk yağmur damlaları yüzüme vurmaya, saçlarımın köküne ulaşmaya başlayınca, şemsiyemi unutmuş olmam öfkelendiriyor. Ama çok geçmeden, kimi zaman, böyle bir havada bile yağmurun altında yürümenin o kadar da kötü olmadığını/olmayacağını düşünüp, işi tatlıya bağlıyorum.
Anlaşılan o ki ben -bugüne karşın- bugün birşeyler yapacağım.
Gönül Hürriyet Aydın
E
ylül 2007
"AB'ye DAMSIZ GİRİLMEZ!"
MO 2x in KÖLN - Alte Feuerwache, Melchiorstr.3, jeweils um 20.30 Uhr :
22.6.07 Freitag (Türkce) "AB'ye DAMSIZ Girilmez!"
23.6.07 Samstag (Deutsch) "Die EUmanen kommen!"
Ali Sirmen - Cumhuriyet: "Sevgili Muhsin, seni izlerken herkes çok güldü. Ben ise ifadesiz oturdum. Oysa görseydin içimdeki kahkahaları. Komedyen, insanı içinden güldüren insandır. Gece eve gidince kahkahalarla yine güleceğim."
Sivas Bir Sıfır Noktasıdır
Sivas, kendini tanıma, nerde durduğunu kavrama yolunda en kısa yoldur.
Sivas’ı unutmak, yeni Sivaslara olanak tanımaktır:
Bu ülkenin zar-zor yetiştirdiği, bir avuç aydınının bir çoğu Sivas’ta aydınlık avcılarınca yakılmıştır.
Sivas’ı unutanlar, bırakın aydın olmayı, yurtsever de değildirler.
Sivas’ı rakı masalarında “yahu…”lu sözlerle ananların ne olduklarına/nerede durduklarına gelince; bunu Batı’dan gelen rüzgarın yönü belirlemektedir.
Evet, öyle uzun boylu hesaba-kitaba gerek yok, Sivas bir sıfır noktasıdır.
Literatürk

