Translate

GÜNCEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÜNCEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık, 2009

Mehmet Ali Güller - 24 Aralık 2009

Arınç’a suikast yalanı ve F Tipi “Perdeleme Operasyonu"

Arınç’a suikast iddiasının yalan olduğu, Genelkurmay’ın açıklamasıyla da teyid oldu. Ancak daha önemlisi suikast iddiasıyla, aslında TSK’ya yönelik bir perdeleme operasyonu yapıldığı gerçeğiydi. TSK, kendisine yönelik “asimetrik psikolojik savaş”a “yanıt ararken”, F Tipi örgütün “perdeleme operasyonu”na maruz kalmıştır.
Açalım; ama önce suikast iddiasını çürüten olgulardan üçünü sıralayalım:
1.. Suikast iddiasıyla suçlanan Albay ve Binbaşı, 47 günde 25 araç kiralayarak bölgede “keşif” yapıyor. 25 araçla topu topu 80 km yol yapılmış. İzleme faaliyeti için yüksek düzeyde profesyonel bir çalışma tarzı. Üstelik Albay ve Binbaşı Bumerang isimli araç kiralama şirketinden, özelikle güzergâh takibine yarayan GPS cihazının olmadığı araçları kiralayacak uzmanlıkta… Ve de Albay ve Binbaşı, suikast iddiasıyla baskına uğradıklarında da ayrı ayrı araçlarda yer alacak çapta…
Ancak bu uzmanlığa sahip subaylar, Arınç’ın adresini bir türlü ezberleyemeyip kâğıda yazmışlar!
2.. Suikast iddiasını ortaya atanlar, ihbarın 20 gün önce yapıldığını, Albay ve Binbaşı’nın da 20 gündür izlendiğini yazdılar. Demek ki, Albay ve Binbaşı 20 günde ne adresi ezberleyebilmiş, ne de Arınç’ın evini bulabilmiş! Üstelik subaylar iddiaya göre Arınç’ın evinin çevresinde defalarca güvenlik kameralarına yakalanmış! Çevresinde dolanıp dolanıp, üstelik ellerindeki kâğıtta adres yazılı olduğu halde, bir türlü hedefi bulamayan iki subay!
3.. Arınç’ın korumasının ihbarıyla, Arınç’a suikast gibi çok ciddi bir iddia ile baskına uğrayan iki subay, iddiaların “büyüklüğünün” tersine serbest bırakıldılar! Demek ki savcı, yazılan çizilen iddiaların “büyüklüğünü kavrayamamış! Bu arada yazılan çizilenlerin tersine, iki subayın aranması sırasında ne silaha, ne mühimmata, ne ses kayıt cihazına, ne de teknik takip cihazına rastlanmadığının altını çizelim!
Peki, suikast yalan olduğuna göre gerçekte olan biten nedir?
Önce Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasındaki bir satır arasını hatırlatalım: “Söz konusu askeri personel, uzun süredir devam eden, kastedilen bölgeye yakın bir yerde oturan ve bilgi sızdırdığı iddia edilen bir askeri personel hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirilmişlerdir”. İşte suikast yalanının nedeni budur!
TSK, en doğal hakkı olarak, personelini kendisine yönelik “asimetrik psikolojik savaş”a karşı görevlendirmiştir. “35 kişilik ABD özel birimi” destekli F Tipi Örgüt ise TSK’nın “asimetrik psikolojik savaşa” karşı yürüttüğü çalışmaya karşı “perdeleme operasyonu” yapmıştır.
Ergenekon tertipçileri, TSK’nın yüksek komuta kademesine de “ sakın karşı hamle yapma” mesajı vermiştir. Mesajı güçle destelemek için de iki subayı deşifre etmiştir!
“Tarihi fırsat” kaçmadan uygulamaya geçmek ve BOP projesine direnenleri hizaya sokmak gayreti, “asimetrik psikolojik savaş”ın boyutunu hem pervasızlaştırmakta hem de –nasıl olsa halk uyuyor diyerek- daha da ciddiyetsiz kurgular yapmaya itmektedir.
Son bir haftada yaşananlar bile tertiplerin çapsızlığını, ciddiyetsizliğini ortaya koymaya yetmektedir. İntihar eden Yarbay Ali Tatar’a ilk tutuklandığında sorulan soruya bakınız: “Mayıs 2008’de, Beylerbeyi Deniz ve Öğretim Komutanlığı’nda, eski Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur, Doğu Perinçek’le bir toplantı yaptı ve burada size ‘köprü personel’ görevi verildi mi?” Şehir Yarbay böyle bir sorunun neresini yanıtlayabilirdi ki?! Çünkü Perinçek, “Mayıs 2008”de Ergenekon tertibiyle zaten hapisteydi!
Tertipçileri bu pervasızlığa iten nedenlerden biri de, basınımızın, “Perinçek Ergenekon’un tüzüğünü şu tarihte, şu evde, şunlarla yazdı” denildiğinde, “Perinçek o tarihte Haymana Cezaavi’nde yatıyordu” demeyi yüksek sesle söyleme-yazma cesareti gösteremememizde aramak lazım.
Ayrıca “asimetrik psikolojik savaş”ın boyutunun, çapsız-pervasız köşe yazarlarının kaleminde “Ey İlker Başbuğ. Subayın krokiyi yutmuş, ağzından çıkarmışlar, al sana ıslak belge, inanmıyorsan tükürük testi yap” şeklinde cıvıklaşmasını da basın tarihimize not edelim.

26 Haziran, 2009

YAZMAZAM* - Gönül Hürriyet AYDIN

Seni kalemimden sürgün etmişem
Muştuya yüz dönmüş özüm özdeğim
Bir geceyi daha yenik kılmışam
Yeni güne yarınlaradır yönüm.
Davran deli Gönül yabana uzan
Güzel olan ne var gönlüne kuşan
Bozkırda dolanıp ulu dağ sanan
Deselerde yürü gönlün izinde.
Betimin bellensin sözün anılsın
Vardığı yüreğe aydınlık salsın
Sivas’ta yandık da söndük mu sandın
Özümle oynama seni yazmazam.
Yazmazam yazmazam
Hüznü yazmazam
Karanlığa şarkı-türkü yakmazam...
* Bu Şiir 18. 06. 1995 tarihinde Mozaik Dergisi'nde yayınlanlanmıştır.

08 Şubat, 2009

Abdullah Çatlı’nın çantasına dair hikâyeler var, çanta yok!
Susurluk’tan 13 yıl sonra Çatlı’nın çantası hâlâ sır. Hoştan: ‘Çanta bende, içindekilerse eşinde’. Kırcı: ‘Çantayı bulan Susurluk’u çözer’. Bucak’ın koruması: ‘Çantayı bizim şoför aldı’. Bucak: ‘İçindekiler işte bunlar’. Güney: ‘Çanta Veli Küçük’te’. Küçük: ‘Ne çantası?’
Kaynak: www.guncelmeydan.com

01 Şubat, 2009

DAVOS'da DRAMA - Mehmet Ali Güller

Panel talebinin iki hafta önce bizzat Erdoğan’dan geldiğini öğrenince, Davos’da aslında bir “drama” yaşandığı gerçeği tamamen pekişmiş oldu! 22 gün süren Gazze işgali boyunca, tek bir yaptırım bile uygulamadan İsrail’e karşı “üst perdeden” demeçler veren Tayyip Erdoğan ile Şimon Peres’in paneli de ancak drama olurdu zaten!
Çünkü Gazze işgali sırasındaki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, “Erdoğan, İsrail-Filistin meselesinin neresinde” sorusuna giden tek yanıt, Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevinden geçmektedir! Bu görevi görmezden gelerek verilecek her yanıt, yalnızca, Erdoğan’ın tüm bu gelişmelerde ayrıca medet umduğu yerel seçim yelkenini şişirme hedefine hizmet edecektir.
ABD’NİN 2025 STRATEJİSİ
Davos’da bir drama yaşanmasına kadar uzanan bulanık süreci berraklaştırmak için ABD stratejisini yeniden hatırlayalım:
ABD, “Balkanlar’dan Orta Asya’ya tüm Avrasya” jeopolitik düzleminde tanımlanan 2025 stratejisi gereği uygulamaya soktuğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin, önce Yugoslavya aşamasını tamamladı. Ardından 2003 Irak işgaliyle diğer aşamaya geçti. Bu aşama öncesinde, Türkiye’de 2001 ekonomik krizi yaratılarak, BOP’a uygun –eşbaşkanlık görevini kabul eden ve Türk Ordusu’nu ABD-NATO görev gücü yapmaya hazır- bir iktidar değişikliğine gidildi.
Çünkü 1986’dan beri Türkiye’ye dayatılan ve BOP’un ileri hamlelerinde olmazsa olmaz öneme sahip olacak Kukla Devlet planlarını Ankara bir türlü kabul etmiyordu! 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü ABD adına Yeşil Kuşak stratejisi içinde yapan NATO generallerinin yerini, ABD planlarına direnen milli generaller almıştı! (Bu değişim-direnç, yıllar sonra Ergenekon tertibinin de nedeni olacaktı!)
SÜPERNATO CİNAYETLERİ
“Türkiye himayesinde Kürdistan” ya da Kukla Devlet planına önce dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ direndi. ABD, bu dirence Özal üzerinden “iki Necdet” operasyonuyla yanıt verdi. ABD 3 yıl sonra yeniden planı dayattığında, Ankara’yı, “Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Turan Dursun” suikastlarıyla da ikaz ediyordu. Herşeye rağmen, Kukla devlet planına 1991’de de Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay, istifa ederek direndi.
1991 -1996 yılları, ABD ve Türkiye açısından planla ilgili çatışmaların daha da sertleştiği bir dönem oldu. Bu dönemde Ankara’nın öne çıkan hamlesi Ankara süreciydi. ABD, planlarını çökertecek bu gelişmeye karşı bu kez Uğur Mumcu ve Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis suikastıyla ve Sivas Katliamına kadar uzanan pek çok olayla yanıt verdi.
ÇELİK HAREKATI
Sürece keskin bir darbe vurmak isteyen Türk Ordusu, Başbakan Tansu Çiller’e bile önceden haber vermeden, 35 bin kişiyle Kukla devlete girdi. ABD, Kukla Devleti resmileştirme yolunda ileride kullanacağı 3000 peşmergeyi, tarihe Çelik Harekatı diye geçen bu sınır ötesi operasyon sonucunda, Guam’a taşımak zorunda kaldı. Durumun ciddiyetini önceden analiz eden ABD istihbaratı, Çelik Harekatı’nı engellemek için Gazi mahallesinde Alevi-Sünni çatışmasını amaçlayan provokasyon bile yaptı!
28 ŞUBAT’IN HEDEFİ ABD’YDİ
28 Şubat 1997 de, aslında bu sürece direnmek zorunda olan Türkiye’nin, ikili iktidar yapısına yönelik bir ayarlamaydı. Çünkü ABD planlarına göre farklı farklı mevzilenen Türk Ordusu ile hükümetler arasındaki duruş farkı Ankara’nın elini hep zayıflatıyordu. 28 Şubat sonrası bir pat durumu yaşandı. SüperNato bu dönemde Ahmet Taner Kışlalı’yı öldürdü. ABD emperyalist devleti, Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulama zorunluluğu nedeniyle, iktidara NeoConları taşıdı ve 2003 Irak işgali öncesi içte ve dışta gerekli ayarlamaları yaptı. Dışta yaptığı en önemli ayarlardan biri, başta da söylediğimiz gibi, 2001 ekonomik kriziyle, 2002’de BOP eşbaşkanlığı görevini kabul edecek bir iktidar değişikliğiydi.
ABD TÜRK ORDUSU’NA SİLAH GÖSTERDİ
Ancak Türk Ordusu ABD planlarına direnmeye devam ediyordu. 1 Mart 2003 tezkeresinin reddiyle ABD planı yine büyük yara almıştı. Türk Ordusu’nun direncini kırmak isteyen Washington, bu dönemde 4 Temmuz Süleymaniye baskını-Çuval operasyonu ile resmen TSK’ya silah gösterdi!
EMPERYALİZM OBAMA’YLA DERİ DEĞİŞTİRİYOR!
Dünyadaki güçler dengesinin aldığı yeni boyut da ABD planlarını sekteye uğratıyordu. Çin ve Rusya’nın bazı hamleleri ile İran’ın bölgesel direnci Washington’u güç kaybına götürdü. Bush iktidarının dünya halkları karşısında itibar yitirmesi Amerikan Devleti’ni yeni bir hamle değişikliğine götürdü ve iktidara “biraz zenci, biraz Müslüman, biraz Hüseyin” olan Obama’yı getirdi. Emperyalizm deri değiştirdi! Bu deri değişimi sürecinin Ortadoğu’ya ilk yansıması İsrail’in Gazze’yi işgaliydi.
İRAN’DAN ROL ÇALMA OPERASYONU Tayyip Erdoğan’ın misyonu artık, “ılımlı İslamcı” bir BOP eşbaşkanı olarak Ortadoğu’da İsrail’le Arap’lara eşit mesafede olacak bir “ağabey”likti. ABD, Tayyip Erdoğan’ı öne çıkararak, Ortadoğu’da liderlik üstlenen Ahmedinejad’ı yani “antiemperyalist İran”ı devre dışı bırakmak istiyordu. Washington, ABD karşıtı Ahmedinajad’ı destekleyen Arap halklarını mümkünse yanına çekmek, olmadı tarafsızlaştırmak için Tayyip Erdoğan’a ihtiyaç duydu. Arap halkları üzerinden uygulanacak bu psikolojik savaşın en önemli kaynağı ise ancak sözde İsrail karşıtlığı olabilirdi. Nitekim öyle de oldu! Gazze işgalinin hemen öncesinde Ankara’da İsrail başbakanı Olmert’le buluşan Erdoğan, işgal boyunca İsrail karşıtı bir görüntü verdi. Ancak bu karşıtlığa rağmen, ne İsrail-Türkiye anlaşmalarıyla ilgili bir adım attı ne de İsrail devletine karşı siyasi bir tavır aldı. Büyükelçimizi en azından görüş almak için bile geri çekemeyen Tayyip Erdoğan, CHP’nin önerdiği TBMM’den ortak kınama çıkarma kararını da engelledi! Erdoğan Amerikan Yahudi Komitesi’nin 2004 yılında kendisine verdiği “Cesaret Ödülü”nü bile iade edemedi!
ERDOĞAN’IN DAVOS BEKLENTİLERİ!
Tüm bu gelişmelerin ardından, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda Tayyip Erdoğan’ın Şimon Peres’le bir panelde buluşacağı duyulduğunda, çok haklı olarak şu iki soruyu sorduk: Erdoğan madem İsrail karşıtı, Davos’da, İsrail Cumhurbaşkanı’yla bir panelde ne işi var? Böylesi bir panelden Türk dış politikası mimarlarının ne beklentisi var? Sorunun yanıtı panel sonrasında ortaya çıktı! Peres’in herkesi şaşırtan ses tonu ve üslubu, Ignatius’un “kötü” yönetimi ve Erdoğan’ın “anlık sinirden kaynaklanmadığı” anlaşılan düzgün cümleleri, (çünkü 6 yıldır gördük ki, Erdoğan sinirlendiğinde düzgün cümle kuramıyor, üstelik argo kelimeler kullanıyor) Ortadoğu halklarına yönelik bir psikolojik savaşın en önemli sahnesini oluşturdu!
MİLLİ DEVLET’TEN KABİLE DEVLETİ’NE
Dünya televizyonları canlı yayına geçtiğinde, İstanbul’daki hazırlıklar da son aşamasına gelmek üzereydi. Çünkü Erdoğan aynı zamanda “seçim çalışmasına Davos’dan başlamıştı”! Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı.
Tüm aktörler, ileride olabilecekler konusunda rahattılar zaten. Ciddi bir “kriz” beklentisi taşımıyordu AKP kurmayları. Kaldı ki, ertesi gün, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy, endişe edecek bir şey olmadığını, işlerin en kısa sürede yoluna gireceğini açıklıyordu! Davos’daki dramanın en kötü sahnesi de, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın eşinin ağlayarak kameralar karşısında “İsrail Cumhurbaşkanı’nın söylediği her şey yalan” sözleriydi..! Milli devlet modelinden, kabile devlet modeline geçmiştik artık!
“DAVOS FATİHİ” AFİŞLERİ ÇABUCAK HAZIRLANMIŞ!
Masadan “benim için Davos bitmiştir” diyip kalkan Erdoğan, bir süre sonra Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Kalus Scwab ile ortak basın toplantısı düzenledi. Erdoğan bu kez ne Şimon Peres’i, ne de İsrail devletini hedef aldı? Olanlara moderatör (Panel yöneticisi) David Ignatius sebep olmuştu! Erdoğan Ignatius’a kızdığı için Panel’i terk etmişti! Gece geç saatlerde İstanbul’a gelen Erdoğan, hazırlanan “davos fatihi, dünya lideri” afişleriyle karşılandı. Oyunun bu aşamasında, Türk milletinin haklı İsrail karşıtlığı kullanılarak, yerel seçimler öncesi yelkenler de şişirilecekti.
“HEPİMİZ ERMENİYİZ”CİLERİN GERÇEK YÜZÜ
Ertesi sabah yandaş medya aracılığıyla hazırlanan ortamda, Erdoğan Ortadoğu’nun yeni lideri ilan ediliyordu. Erdoğan’ın tutumunu eleştirecek olan kesimlere karşı gerekli hazırlık da yapılmıştı. Suçlu, Erdoğan’ın da işaret ettiği kötü “moderatör” David Ignatius’du. Daha dün bir işaretle “hepimiz Ermeniyiz” diyen demokrasici kalemler, birden Ignatius’un Elazığ-Harput kökenli Ermeni bir aileden geldiğini yazıp-çizdiler. Daha dün “hepimiz Ermeniyiz” diyenler, bugün Ignatius’un paneli kötü yönetmesini Ermeni kökenli olmasına bağlıyorlardı! Hrant Dink’in ardından sahte gözyaşı dökenlerin, gerçek etnik ayrımcı yaklaşımları bir kez daha ortaya çıkmıştı!
Oysa David Ignatius Aralık ayında İstanbul’a geldiğinde, Dolmabahçe’de Erdoğan’ın başdanışmanı Ahmed Davudoğlu’yla görüştüğünde, 21 Aralık’ta Washington Post’da bu görüşmeyi yazdığında, Ahmet Davudoğlu ve AKP’nin dış politikasına övgüler dizdiğinde, hatta “domino teorisi” diye yaldızlanan bu dış politikayı Barack Obama’ya tavsiye ettiğinde, “Ermeni kökenli” değildi! 21 Aralık tarihli yandaş gazeteleri açın bakın, Ignatius o gün, en utangaçları bile “ABD’nin en önemli kalemi” diye yağlıyordu!
BAĞDATLI ÇOCUKLAR MÜSLÜMAN DEĞİL Mİ?
Panelden bu yana Türkiye ikiye bölündü. Bir yandan Erdoğan’a büyük alkış var. Çünkü, yukarıda özetlemeye çalıştığımız yöntemlerle millete, Erdoğan’ın İsrail’e tepki gösterebilen bir lider olduğu imajı çizildi! Filistin’de çocuklar öldüğü için tepki gösteren Erdoğan’ın, ABD Bağdat’ta çocuk öldürürken neden sustuğunu kimse sormuyor Erdoğan’a bu atmosferde? Askerlerimizin başına çuval geçirilirken, nota isteyen kesimlere, “ne notası, müzik notası” mı diyen Erdoğan unutuldu bile! Yüz binlerce Müslüman’ın katledildiği Irak’ta, ABD daha başarılı olabilsin, daha çok öldürebilsin diye, TBMM’den tezkere çıkarmaya çalışıldığı da hiç hatırlanmıyor bugünlerde!
ERDOĞAN’A YANLIŞ YERDEN VURULUYOR!
Erdoğan’ı eleştiren kesimlerin bir bölümü ise resmen İsrailcilik yapıyor! Daha doğrusu İsrailci bazı özel kalemler, Tayyip Erdoğan’ı, “Hamasçı, batıya sırtını dönen Ortadoğulu” diye yaftalıyor! Bizim bazı “Laikçi” çevreler de, bu koroya kapılıp, İsrailcilik yapmış oluyorlar. Ortadoğulu olmak ayıpmış gibi… Ortadoğu bizim yaşam alanımız!
Erdoğan’ı Hamas’ın sözcülüğünü yapmakla suçlayan bu kesimler, (İsrail’in işgal politikası Hamas yokken de vardı!) Türk dış politikasının Yahudi Lobisi’ni kaybederek intihar ettiğini yazıp çiziyorlar!
Kaldı ki bu çevreler yıllardır, ABD’yi Ermeni ve Yahudi lobisinin yönettiği yalanını yazarak, emperyalist ABD devletini, Yahudi sermayesinin oyuncağı olan bir zavallı gibi göstermeye çalışıyorlar. Onlara göre, Yahudi Lobisi sayesinde, Türkiye Ermeni Lobisi’nin saldırısına direniyor yıllardır! Geçiniz! Lobi devleti değil, Devlet lobiyi kullanır!
CHP’den Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştiriler de tutarsızdır. “Erdoğan samimi ise şunu da yapsın, bunu da yapsın” demek, politika üretememenin en doğal sonucudur! ABD’nin BOP Eşbaşkanı sıfatını taşıyan Tayyip Erdoğan’dan nasıl bir samimiyet beklenebilir ki?!
SONUÇ
Tayyip Erdoğan, kimi “laikçi-Arap karşıtı-İsrail yandaşı” çevrelerin korkmasına yer bırakmayacak kadar ABD ve İsrail politikalarına uyumludur! Bu uyum, BOP eşbaşkanlığı görevinden kaynaklanmaktadır. Erdoğan, ABD ve İsrail’le köprüleri atamaz. Çünkü Erdoğan’ı bizzat o koltuğa ABD ve İsrail getirmiştir.
Tayyip Erdoğan sadece, halkımızın özlediği “devlet adamı” rolünü, üstelik çok da kötü oynamıştır Davos’taki dramada…
1 Şubat 2009

23 Aralık, 2007

Mustafa Kemal Atatürk'ün 23 Aralık 1917 Tarihinde Berline Gelişi

Beyhan YILDIRIM

Bugün, Kurtuluş Savaşımızın Örgütleyicisi, Cumhuriyetimizin Kurucusu, Türk Devrimi’nin Önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün Veliaht Vahdettin ile Berlin’e gelişinin 90. yıldönümü. 15 Aralık 1917 tarihinde Sirkeci Garın’dan yola çıkan heyet, Alman Genel Karargâhı’ndaki ve Fransız-Alman cephesindeki incelemeler sonrası, 23 Aralık 1917 tarihinde Alman İmparatorluğu’nun başkenti Berlin’deki Hotel Adlon’da basın toplantısı düzenlemiş, temasların tamamlanması ile 1 Ocak 1918 tarihinde Berlin’den İstanbul’a hareket etmiştir.

Tuğgeneral rütbesi ile heyette yer alan Mustafa Kemal Paşa’nın, aşağdaki alıntıda da belgelendiği üzere – Büyük Devrimci’nin 7. Ordu Kumandanı olarak kaleme aldığı 20 Eylül 1917 tarihli rapor – Vatan Savunması konusunda (emperyalist) Alman İmparatorluğu’na deneyimleri sonucunda güvenmediğini açıkça orta koymaktadır. General Liman von Sanders’leri, General Erich von Falkenhayn’ları cephe deneyimlerinden yakinen tanıyan Anafartalar Kahramanı Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa, Almanya’da da General Erich Ludendorff, General Paul von Hindenburg ve Kaiser II. Wilhelm başta olmak üzere, Alman İmparatorluğu’nun önde gelen siyasî-askerî yetkilileri ile savaşın gidişatı konusunu görüşmüştür. Atatürk, daha 17 Eylül 1914 tarihli mektubunda Almanya’nın bütün gücüne rağmen “Zweifrontenkrieg” nedeniyle savaştan galip çıkamayacağını öngörmüştür (Atatürk’ün Bütün Eserleri. Cilt 1: 1903-1915. Sayfa 201. İstanbul: Kaynak Yayınları).

Ne mutlu Büyük Türk Milletine ki, 150 yıllık emperyalizm ile mücadelemizde Atatürk (Devrimi) gibi, teoride de, pratikte de güçlü, olağanüstü bir Büyük Devrimci lidere, programa ve birikime sahibiz. Atatürkümüz, millî egemenlik, tam bağımsızlık ve bir ulusun aydınlanması, kalkınması için verdiği kararlı mücadele sayesinde haklı olarak tüm Mazlum Milletlere örnek olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 29 Ocak 1918 tarihinde Ali Fuat Cebesoy’a yazdığı mektup:

Falkenhayn Paşa ile Sina harekâtına dair ilk karar ve tedbirlerde ve sevk ve idare noktasında bugün bilinen, o gün için bir tasavvurdan ibaret olan feci hakikatleri devlet ricalimize de kabul ettirmek ve ona göre sevk ve tedbire muvaffak olmanın mümkün olamaması yüzünden 7. Ordu’yu ve ondan sonra da 2. Ordu’yu kabul etmeyip İstanbul’a gelmiş olduğumu duymuşsunuzdur. Burada, pek aksi olarak rahatsızlıktan baş alamıyorum. Veliaht hazretleriyle Almanya seyahatine yataktan kalkıp gittim. Yirmi gün seyahet sırasında bir şey yok. Tam dönüşte trende yeniden hastalandım (Atatürk’ün Bütün Eserleri. Cilt 2: 1915-1919. Ali Fuat (Cebesoy)’a Mektup, 28 Ocak 1918. S.138. İstanbul: Kaynak Yayınları).

Kendini – hiç durmadan ve yılmadan – Vatan Savunmasına adayan, askerî, siyasî ve iktisadî cephelerdeki tüm zorluklara ve engellemelere rağmen, Büyük Türk Milleti’nin özgürleşmesi ve aydınlanması için mücadele veren Atatürkümüz’ün kararlılığı ve iyimserliği bizlere ve bizlerden sonraki kuşaklara ışık tutmaya devam edecektir.

09 Temmuz, 2007

"Meiramgul, die Kleine Amazone"/"Meryemgül, küçük Amazon"


Söylenceden gerçeğe...
Gerçekse, en inanılmazdı.
Söylenceyse, en gizemli en büyüleyici...
Ve yıllarca süren bilimsel çabalar sonucu Asya bozkırlarında bir yurtta yaşayan Kazaklı Meryemgül'de ulaşıldı Amazona:


ZDFMeiramgul: Eine Nachfahrin der Steppen-Kriegerinnen?
 

Sagenhafte Völker: Das Amazonenrätsel

Meiramgul, die kleine Amazone

Identische DNA-Strukturen

Die letzte Etappe auf der Suche nach den Töchtern der Amazonen führt auf fast viertausend Meter Höhe. Unbekanntes Land nahe der chinesischen Grenze. Wer hier lebt, das wird den Forschern klar, kämpft jeden Tag um seine Existenz in einer menschenfeindlichen Umgebung.
  • Sendung vom 06.06.2004 [Archiv]
Diese Nomaden leben wie Krieger - und werden noch immer so beerdigt: Kurgane, Grabhügel weisen den Weg.
Jurte. Quelle: ZDF
In dieser Jurte leben die Nomaden

Vermischte Stämme

Eine Jurte, nahe der chinesischen Grenze. Die Nomaden-Familie lebt allein - hier gibt es keine großen Camps mehr. Sie zieht samt Behausung an einen besser geschützten Platz - dem brutalen Winter einen Schritt voraus. Doch es ist immer Zeit, einen Gast willkommen zu heißen. Diese Nomaden sind keine Mongolen, sie selbst nennen sich Kasachen. Über die Jahrhunderte haben sie sich mit anderen Stämmen vermischt. Und es kommt vor, sagt die Mutter, dass von Zeit zu Zeit bei ihnen ein Kind geboren wird, das sich von den anderen abhebt. Ein blondes Mädchen.
Nomaden. Quelle: ZDF
Von Zeit zu Zeit wird bei den Kasachen ein blondes Mädchen geboren

Vielfältige Einflüsse

Trägt sie jenen Beweis in sich, nach dem Jeannine Davis-Kimball sucht? Ist sie eine Nachfahrin der Nomaden-Amazonen? Meiramgul, neun Jahre alt, hat ihr kurzes Leben in der Steppe zugebracht. Und sie hat schon viel von dem gelernt, was man hier zum Überleben braucht.

Infobox

Jeannine Davis-Kimball, Archäologin, über das ungewöhnliche Aussehen der kleinen Nomadin:

"Ihre Augen sind eher haselnussfarben, nicht so tief schwarz wie bei den Mongolen. Allerdings trägt ihr Gesicht mongolische Züge. In ihr vereinen sich viele Einflüsse. Ihr blondes Haar suggeriert eine Art europäische Abstammung, möglicherweise sogar von den Steppen-Kriegerinnen vor 2500 Jahren. Dieses Aussehen heute ist wirklich erstaunlich."
Das blonde Haar des Mädchens weckt träumerische Spekulationen. Doch Aussehen alleine ist kein Beleg. Wenn es eine genetische Verbindung zwischen Meiramgul und den Nomaden-Amazonen gibt, wird es ihre DNA beweisen. Obwohl Tochter und Mutter ganz unterschiedlich aussehen, besitzen sie die gleiche Erbinformation. Die weibliche Linie trägt die DNA von Generation zu Generation - und macht den Gencode so über Jahrtausende nachweisbar.
Speichel wird entnommen. Quelle: ZDF
Mit einer Speichelprobe kann die DNA Meiramguls mit der DNA der Knochenproben verglichen werden

Genetischer Vergleich

Erneut sind der DNA-Spezialist Dr. Joachim Burger und sein Team im Spurenlabor der Uni Mainz gefordert. Die kostbaren alten Knochenproben haben bereits den genetischen Fingerabdruck der Steppenamazonen geliefert. Jetzt wollen die Forscher wissen, ob diese Erbanlagen in der kleinen Meiramgul weiterleben. Das Mädchen und seine Mutter haben mit ihrer Speichelprobe mehr als genug auswertbares Material geliefert. Nach wenigen Tagen geht das Team an die Auswertung der komplizierten Codes. Das Ergebnis ist selbst für einen erfahrenen Spezialisten wie Joachim Burger nichts weniger als eine wissenschaftliche Sensation.

Infobox

Joachim Burger, DNA-Spezialist, über einen kleinen Lottogwinn:

"Das ist fast unglaublich was wir gefunden haben, nämlich die DNA des kleinen Mädchens aus der Mongolei ist identisch mit der der Kriegerfrau. Das ist ein kleiner Lottogewinn, denn das bedeutet, sie sind nicht nur kulturell miteinander verwandt sondern eben auch genetisch, dass heißt: sie verfügen über einen gemeinsamen Vorfahren."

Die Amazone lebt

Meiramgul ist die Nachfahrin einer Steppen-Kriegerin. Jener Frauen, die vor 2500 Jahren einen Mythos inspirierten. Einst verschleiert in schillernden Legenden, lange verborgen in der kargen Erde der eurasischen Steppen. Es gab sie: jene Kriegerinnen, die diesen Namen verdienten. Und es gibt sie noch heute. Eine Entdeckung, von der Jeannine Davis-Kimball niemals zu träumen gewagt hätte.

Infobox

Jeannine Davis-Kimball über "ihre" Entdeckung:

"Selbst für eine Wissenschaftlerin ist das ein ganz bewegender Moment. Dieses Mädchen zu beobachten, das die Geschichte der Steppen-Kriegerinnen wieder lebendig macht."