Translate

14 Mayıs, 2026

Kriz ve Keriz - İktisada Yeşil Çözüm

Başbakan Tayyip Erdoğan, ekonomik krizin ilk gününden bu yana “kriz teğet geçti-geçiyor” iddiasından vazgeçmedi.
Arada, “kriz psikolojiktir” gibi gerçeküstü tanımlamalarda da bulundu.
Ekonomistler, Başbakanın ekonomi bilgisini ballandıra ballandıra halka anlatırken, salt oğlunun gemiciğinden hareket etmediler elbette…
Başbakanın “tuvalet fiyatını 1 milyondan 1 liraya düşürdüm” şeklindeki büyük atılımı günlerce alkış aldı.
Başbakan Erdoğan, “kriz teğet geçti” iddiasını önceki gün de sürdürdü.
Eskişehir mitinginde halka seslenen Erdoğan, “Kriz, bizim kriz değil. Teğet geçecek dediğimde dalga geçtiler” diyerek, en başından beri kendisine inanmayan siyasi çevrelere de gönderme yaptı!
Gerçi Türkiye pek çok ekonomik kurumun tablosunda, “küresel krizin başlamasından bu yana sanayisi en hızlı küçülen beşinci, ‘resmi’ işsizlik oranıyla da dünya ikincisi” gözükse de, “kriz hamdolsun teğet geçti” AKP’ye göre…
Başbakan’ın Çalık Holding’de yönetici olan damadı Berat Albayrak ise geçen gün şöyle konuştu yurtdışında: “Krizi öngördüm. Grup olarak planlarımızı buna göre yaptık, krize nakit pozisyonda yakalandık. Bu nedenle krizden hiç etkilenmedik diyemeyeceğim ama çok az etkilendik.”
Bu durumda ortaya şu sonuç çıkıyor elbette. Ya Başbakan “kriz teğet geçti” derken, damadından, oğlundan, yakın çevresinden bahsetmiş sadece. Ya da, halka gerçeği söylememiş! Hani mal varlığı sorulduğunda, “oğlumun düğününde takılanları, oğlumdan borç aldım” demiş, gemicik sorulunca da oğluna borç vermişti ya…
Krizde keriz kalmak istemeyenlere, müstakil sermayedarlar şimdi AKP tarzı bu reçeteyi öneriyor…
Mehmet Ali Güller
16 Mart 2009

AŞIKLAR - Gönül Hürriyet Aydın

Şu feyzbuk'un kapısından içeri girdim gireli, annemin deyimiyle "envai çeşit" müzik trafiği var metal kutumun içinde... Böylece, özellikle Türk ve dünya ülkelerninin halk müziklerinden başka, Gencebaylaştırılmamış- gerçek Klasik Türk Müziği ve Klasik Batı Müziği dinleyen (Bu alanda, neredeyse kendimle övünüp, hava atabileceğim bir kolleksiyonum da var.) ben, arada bir -paylaşan kişi nedeniyle- hiç dinlemeyeceğimi sandığım parçaları da dinler oldum!! Vardığım sonuç şu: Pop-özgün-Arabeks diye adlandırılmış türdeki müzikleri dinlerken -keyfim gıcır olduğu halde- kendimi, sözlerin göndermelerine yaşamımda bir karşılık ararken yakalıyorum!!! İşin tatsız yanı, aradığım karşılıklar; ayrılıkla, hüzünle kederle ilintili olmalı hep!! Sanki bugünki gibi, karanlık, ıslak ve soğuk bir havada, gitmek istemediğin bir adrese gitmek zorunda olmak, ya da kendini oraya gitmek için zorlamak... Nerden bakarsam bakayım, -genelde- bena/sana, bendesende; zavallı, umarsız, yanlız birini aratıyor/dayatıyor bu göndermeler... Bu tür parçaları hemen-hemen -yaklaşık yirmi küsür yıldır hiç- dinlemediğimi söyleyebilirim. Sezen'i dinlerdim, bir on onbeş sene öncesine kadar, arada bir de olsa... Çaktırmadan arabesk yaptığını/hüzün sattığını kendime rağmen kabul edene kadar... Ama Muazzez Abacı'yı hep dinledim- dinliyorum. Gürül-gürül sesinde, ayağa kalk diyen bir yan var... Benlerce yıllık deneyimlerden sağaltılan türkülerimizi ve onları dillendiren Aşıklarımızı seviyorum. Olanağım olsa, burada bir aşıklar fesivali düzenlemeyi bile düşünüyorum. Bunu daha önce de düşünmüştüm...
Bir gün yap'cam gibi... Türküleri dinlerken, yukarda andığım (pop, özgün, arabesk) türlerin neden olduğu ağdalı duyguların aksine, kendimi evimde- güvenli dingin hissediyorum... "Güzelliğin beş para etmez/şu bendeki aşk olmazsa" diyen ozanın, göndermelerini, bilgeliğini irdelemeye başlamadan önce/başlamak için, ocağın üstüne çay koyduğum evim...
Mai Britzer Garten - Foto. G. H. Aydın

Haydi 9 Haziran'da Diyarbakır'a

Sevgili Ertekin Özcan’la birbirimizi uzun yıllardır tanırız. Mozaik Dergisi, Ertekin’in – yanılmıyorsam o zamanlar - başkanı olduğu Veliler Birliği’nin bir alt katındaydı. Ve ben sık-sık fotokopi için 3. kata çıkmak zorunda kalırdım. Kimi kez öyle sık olurdu ki bu, sanki özel amacım için kullanıyormuşcasına sıkılırdım. Ne günlerdi!... hemen hemen herkesin yukardan belirlenen gündeme göre tavır/duruş aldığı, güncele takıldığı; böylece biryerlere yarandığı, yaranabileceğini sandığı günler... (Haala da öyle ve haala da öyleler çoğunlukta.) Bu yığının yarattığı kargaşa-hır-dır arasında –zamanında- çıkmaya çalışırdı Mozaik. Ve her şeye karşın; başarırdı da bunu!... Bu başarıda o fotokopi makinasının da emeği var. Arada bir –en olmaz zamanlarda- o da tavır takınırdı bana karşı, ve ben sıkılarak başımı Ertekin’in de olduğu odaya uzatırdım. Odadakiler bunun nedenini bilir olmuşlardı. Birşey dememi beklemeden, içlerinden biri kalkar gelir, makinayı yeniden çalışır duruma getirirdi. Ertekin de bu yüzden yerinden kalkmak zorunda kaldı birçok kez.. Sağolsun. Bütün bunları neden anlattığıma gelince: bir-iki gün önce Ertekin’den EPK’nda bulunan bütün adreslere gönderilmiş bir mektup aldım: Seçimlerde CHP’yi destekleyelim, diyen bir mektup. - Ertekin Özcan, SPD’li. Burada (Almanya) daha iyi bir seçenek olmadığı için, çoğu gibi, o da SPD’yi savunuyor doğal olarak... - Bir kaç gün önce, bu -elimiz mahkum desteklemek zorunda kaldığımız- SPD’nin yakın geçmişteki genel başkanı ve bir önceki başbakan Schröder (şu anda Rusya'da bir doğal gaz firmasında olağan üstü yüksek bir maaşla çalışmakta) pat diye ortalıkta belirdi ve Türkiye'yi önlerine kırmızı bir halı gibi yayan AKP’yi övdü!... Hem de Türkiye, ne ABD ne AB sloganları ile inlerken!... Kendi ya da Avrupa ülkelerinin birinde olması halinde kattiyen yapmayacağı, yapamayacağı bu saygısızlığın nedenlerini biliyoruz. Varlık nedenleri, kendi çıkarlarını, içinde yaşadıkları ulusun çıkarlarının önünde tutmak olan satlık unsurların, ulusal çıkarlarını herşeyin üstünde tutan Schröderlerce - ya da - Ricelerce parasal ve sözel olarak desteklenmelerinden doğal ne olabilir. Öte yandan S+R= BATI desteği, bu satlık unsurların neye hizmet ettiklerini, ne için ülke yönetimine getirildiklerini su yüzüne çıkardığı ve böylece halk dinamiklerini harekete geçirip, iktidlarının yıkımını hızlanhdıracağı için de olumlu görülmelidir. 14 Nisan’la başlayan halk hareketinde, Batı’nın bu saygısızca yönlendirme, gözdağı verme eğilimli açıklamalarının, önerilerinin/temennilerinin etkisi büyüktür.

Bütün bunlar ışığında CHP’ye oy vermeliyiz, düşüncesi bir karşı duruş gibi görünebiler. Ama –ne yazık ki- öyle değil.

Evet değil. Bakın, size birkaç gün önce başıma gelen bir olayı anlatayım. - (Dam üstündeki saksağanın beline kazma vurmayacağıma inanabilirsiniz!) - Bir sabahın köründe kalktım. Amaçsız, -birşey yapmak için tasarlanmış bir kalkış değil- verimsiz geçecek bir günün öncü habercisi olan, hani insanın ne yazabildiği ne çizebildiği... saatlerce serseri mayın gibi evin düzeyinde dolanıp durduğu... işte öyle bir kalkıştı bu.

Bu tür kalkışlar genellikle, kahve elde, görüntülü kutunun karşısına geçmekle sonlanır. Ve günü bu şekilde tüketirsiniz çoğunlukla.

Ben de bilgisayarı açtım, internet aracılığıyla izlenen GK (Görüntülü Kutu) kannallarında gezintiye başladım.

Kanalb’nin konuğu Onur Öymen’di. Umutlu kulak kesildim- ve olduğum yerde kala kaldım...

Onur Öymen, aynen şunu söledi: “Amerika’nın en yetkili kişileri AKP ile bizim aramızda hiçbir fark gözetmediklerini söylüyorlar- daha ne desinler?! “...

Ama nasıl olur, günlerdir milyonlar “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” diye haykırıyor?!...

Epeyce uzun süren bir düşkırıklığından sonra, yavaş yavaş aklımı başıma devşirdim.. Öfkeden sıyrıldım, düşünmeye başladım. O düşüncelerin sonucunu şimdi sizlerle paylaşmak istiyorum:

CHP AKP’ye karşı bir seçenek midir? Hayır. Değildir. CHP kendi ağzıyla bunu açığa vurmuş: emperyalizmin/Batı’nın kendilerini, - Halifelik karşılığında, BOP’un; Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge ülkelerinin sınırlarının yeniden çizilmesi planının yaşama geçirilmesinin Türkiye ayağı olan - AKP’den farklı görmediğini söylemiştir. Eeee- na’palım, başka seçenek mi var? Evet, var! İşçi Partisi. Türkiye’de, milyonların –nihayet- yeniden yüksek sesle dillendirmeye başladığı, ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye, sloganını yıllardır savunan da, ABD ve AB tarafından, şimdi de kanunlarla donatılarak - akıllarınca - daha güçlü bir yıkım aracına çevrilmeye çalışılan, Ermeni soykırımı iftirası karşısında, somut tavır koyan; Batı’nın soykırım yaptınız, dayatmaları karşısında, susmak ya da biz böyle birşey yapmadık demekten başka birşey yapmayanların aksine; o yıkım amaçlı iftiraların karşısına, yine onların yazdığı belgelerle çıkan; bunlar sizlerin belgeleri, buyurun gelin bakın, okuyun, aksini söyleyen belgeleriniz varsa, onları da getirin koyun masaya tartışalım, diyerek bu yalanların karşısında dimdik duran da, 9 Haziran'da büyük kitlelerin katılımıyla gerçekleşeceğine inandığım Diyarbakır mitinginin öncüsü olan da yine bu partidir..

Biliyorum, oyların parçalanmaması, bölünüp dağılmaması gibi bir kaygı taşıyor sevgili Ertekin Özcan. Buna kısaca, yurt kaygısı da diyebiliriz sanıyorum.

Ben de aynı kaygılarla, halkın en duyarlı olduğu konuları yıllardır gündeminde tutan, yoksul halk kitlelerinin sorunlarını gözeten, somut çözümler, öneriler üreten; tam bağımsız bir Türkiye sloganından ödün vermeyen, ve öncüsü olduğu Diyarbakır mitingine ilişkin, bir gazetecinin, provakasyondan korkmuyor musunuz sorusuna, en büyük provakasyon Diyarbakır'da miting yapılmamasıdır, diyen Doğu Perinçek başkanlığındaki İşçi Partisi'nin, TBMM’de yer alması, yaşamsal önemi olan bir gerekliliktir, diyorum.

Ve bu –yaşamsal- gereklilik hepimize sorumluluk yüklemektedir. Bu yazı o sorumluluk bilincinin sonucudur.

Evet, Türkiye Almanya değil. Burada –bizim için- kötünün iyisi seçenek olabilir. Oysa Türkiye’de seçenek var. Ve bize düşen bu seçeneği insanlarımızın önüne getirmek, insanımıza bu şansı sunmaktır. İşte, bir yanda “Amerikanın bilmem nelerinin AKP’den farksız gördüğü CHP, öte yanda: “Ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye” diyen İP. Kararı siz verin. Haa, AKP giderse ABD’nin BOP projesi yatar mı sanıyorsunuz. Olur mu öyle şey... Batı, geleceğini o eksendeki gelişmelere bağlamış durumda. Yani?... AKP ile CHP arasında bir fark görmediklerini söylemişler ya Onur Öymen’e! Ayrıca, CHP’nin halkına açıklayabileceği sağlam; halk için halkça anlaşılır bir programı olmamasının nedenini de böylece açıklamış oldu Onur Öymen. CHP’nin yapacağı, bugünki işbirlikçi hükümetten farklı değildir. Ancak bu hükümetin düştüğü yanlışlara düşmeden, peşkeş çekmeyi/Türkiye'yi taksim etmeyi eline-yüzüne bulaştırmadan yapabileceğini sanmaktadır... Yeter ki emperyalizme hızmeti kabul et! hiç birşey yapmadan oturtulursun zirveye: 'Kasımpaşalı kabadayı'nın milletvekili dahi olmadan başbakan olduğunu bilmiyor musunuz. Evet, yeter ki emperyalizmin çıkarlarına öncelik tanı. Seni yıllarca yok sayan işbirlikçi sermaye uydusu “medya"/basın dışardan kumanda aldığı anda, ansızın anımsanan, aranan, ilk sayfalara gıcır gıcır pozları konulan, görüntülü kutularda en güzel koltuklara oturtulan biri olup, hergün, yirmidört saat dayatılırsın halka. Ve ne eder eder, senden başka birinin bu ülkeyi yönetemeyeceğine inandırılır - eğitimsiz bırakılmış ve böyle kalması için her yola başvurulan - halk. Yani ELİN çıkarı için kandırılır... (Bugünlerde işbirlikçi medyanın ilk sayfalarında en çok görünen parti lideri kimse, Türkiye üzerindeki uzaktan kumandalı oyunların, Türkiye içindeki yönetmeninin o olacağından hiç kuşkunuz olmasın. ) Öyleyse, şöyle ya da böyle/şu ya da bu nedenle insanları, ama ile başlayan tümcelerle hiçbir yere kanalize etmeye kalkmayalım. Eşlik etmesek bile, kulak verelim söylediklerine. Ne diyorlar: ‘Bindirilmiş Kıtalar değil, Bin Dirilmiş Kıtalar’

Bu dirilmiş, genç ve dinç kıtalar, ABD+AB=AKP ve benzerlerine karşı, kendi yazgılarını kendi ellerine almışlardır. Bu gelişmeler karşısında bize düşen, ya “Olanağı olan herkes Diyarbakır mitingine gitmelidir!” diyerek bu halk dinamiğine destek vermek, ya da sesimizi çıkarmadan bir kıyıya çekilip olan ve olacakları izlemektir!

Son dakika: Biraz önce Deniz Baykal, kendilerinin de özelleştirmeden ve serbes piyasadan yana olduklarını, bu hükümetin yaşadığı sorunların, bunu iyi yapamamaktan kaynaklandığını (...) söyledi. yani bugünki hükümetten arta kalan devlet kurumlarını da – pek birşey kalmadı biliyoruz - kendilerinin satacağını, yanısıra borçlanmaya da aynı hızla devam edeceklerini söylemiş oldu. Bilgilerinize sunulur...

“Kuşatılmışlar Ülkesi Türkiye”

Öyle görülüyor ki, bu kitabı her yazımın sonunda önereceğim.

Gönül Hürriyet Aydın

Haydi Diyarbakır'a!

Sevgili Ertekin Özcan’la birbirimizi uzun yıllardır tanırız. Mozaik Dergisi, Ertekin’in – yanılmıyorsam o zamanlar - başkanı olduğu Veliler Birliği’nin bir alt katındaydı. Ve ben sık-sık fotokopi için 3. kata çıkmak zorunda kalırdım. Kimi kez öyle sık olurdu ki bu, sanki özel amacım için kullanıyormuşcasına sıkılırdım.

Ne günlerdi!... hemen hemen herkesin yukardan belirlenen güncele/gündeme göre tavır takındığı, duruş aldığı; böylece biryerlere yarandığı, yaranabileceğini sandığı günler... (Haala da öyle ve haala da öyleler çoğunlukta.)

Böylesi insanlar yığınının yarattığı kargaşa-hır-dır arasında –zamanında- çıkmaya çalışırdı Mozaik. Ve her şeye karşın; başarırdı da bunu!...

Bu başarıda o fotokopi makinasının da emeği var.

Arada bir –en olmaz zamanlarda- o da tavır takınırdı bana karşı- ve ben sıkılarak başımı Ertekin’in de olduğu odaya uzatırdım. Odadakiler bunun nedenini bilir olmuşlardı. Birşey dememi beklemeden, içlerinden biri kalkar gelir, makinayı yeniden çalışır duruma getirirdi. Ertekin de bu yüzden yerinden kalkmak zorunda kaldı birçok kez.. Sağolsun.

Bütün bunları neden anlattığıma gelince: bir-iki gün önce Ertekin’den EPK’nda bulunan bütün adreslere gönderilmiş bir mektup aldım: Seçimlerde CHP’yi destekleyelim, diyen bir mektup.

- Ertekin Özcan, SPD’li. Burada (Almanya) daha iyi bir seçenek olmadığı için çoğumuz gibi, o da SPD’yi savunuyor doğal olarak... -

Ertekin'in mektubu bana, birkaç gün önce, bu -elimiz mahkum desteklemek zorunda kaldığımız- SPD’nin yakın geçmişteki genel başkanı ve bir önceki başbakan Schröder de AKP’yi destekliyorum , deyişini anımsattı.

Schröder'in, ne Türkiye’yi ABD ve AB'nin önüne kırmızı halı gibi yayan AKP tuttuğunu söylemesini yadırgamadım - ki eyalet seçimleri döneminde Türkiye ile ilgil attığı nutuklar aklıma geldikçe ürkerim - ne de Türkiye, alanlarnı dolduran milyonlarca insanın, ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye sloganlarıyla sarsılmaya başladığı günlerle, AKP'yi desteklediğini söyleyerek bu millyonlara karşı en ufak bir saygısızlık kaygısı taşımamasını.

Bizde bir özdeyiş vardır bilirsiniz: Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü?!

Sizce nedeni ne olabilir? Varlık nedenleri, kendi çıkarlarını, içinde yaşadıkları ulusun çıkarlarının önünde tutmak olan satlık unsurların, ulusal çıkarlarını herşeyin üstünde tutan Schröderlerce - ya da - Ricelerce parasal ve sözel olarak desteklenmelerinden daha doğal ne olabilir.

Öyle.

Ayrıca kısılmış gözlerle bakılmadığında, S+R +Vesaire = BATI desteği, bu satlık unsurların neye/kime hizmet ettiklerini, ne için ülke yönetimine getirildiklerini su yüzüne çıkarma ve böylece halk dinamiklerini harekete geçirip, yok olmalarını hızlanhdırma işlevi gördüğü için olumlludur da...

Örneğin, 14 Nisan’la başlayan halk hareketinde Batı’nın bu saygısızca yönlendirme, gözdağı verme eğilimli açıklamalarının, önerilerinin, temennilerinin etkisi büyüktür.

Bütün bunlar ışığında bakıldığında, CHP’ye oy vermeliyiz, düşüncesi bir karşı duruş gibi görünebiler. Ama –ne yazık ki- öyle değil.

Evet değil. Bakın, size birkaç gün önce başıma gelen bir olayı anlatayım.

- (Dam üstündeki saksağanın beline kazma vurmayacağıma inanabilirsiniz!) -

Bir sabahın köründe kalktım. Amaçsız, -birşey yapmak için tasarlanmış bir kalkış değil- verimsiz geçecek bir günün öncü habercisi olan, hani insanın ne yazabildiği ne çizebildiği... saatlerce serseri mayın gibi evin düzeyinde dolanıp durduğu... işte öyle bir kalkıştı bu.

Bu tür kalkışlar genellikle, kahve elde, görüntülü kutunun karşısına geçmekle sonlanır. Ve günü bu şekilde tüketirsiniz çoğunlukla.

Ben de bilgisayarı açtım, internet aracılığıyla izlenen GK (Görüntülü Kutu) kannallarında gezintiye başladım.

Kanalb’nin konuğu Onur Öymen’di. Umutlu kulak kesildim- ve olduğum yerde kala kaldım...

Onur Öymen, aynen şunu söledi: “Amerika’nın en yetkili kişileri AKP ile bizim aramızda hiçbir fark gözetmediklerini söylüyorlar- daha ne desinler?! “...

Ama nasıl olur, günlerdir milyonlar “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” diye haykırıyor?!...

Epeyce uzun süren bir düşkırıklığından sonra, yavaş yavaş aklımı başıma devşirdim.. Öfkeden sıyrıldım, düşünmeye başladım. O düşüncelerin sonucunu şimdi sizlerle paylaşmak istiyorum:

Şimdi, CHP AKP’ye karşı bir seçenek midir? Hayır. CHP kendi ağzıyla, emperyalizmin/Batı’nın kendilerini, -Halifelik karşılığında, BOP’un; Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge ülkelerinin sınırlarının yeniden çizilmesi planının yaşama geçirilmesinin Türkiye ayağı olan - AKP’den farklı görmediğini söylemiştir.

Eeee- na’palım, başka seçenek mi var, diye sorulursa, evet, var. Türkiye’de, burada olduğumuz gibi elimiz mahkum değiliz!

Türkiye’de, milyonların –nihayet- yeniden yüksek sesle dillendirmeye başladığı, ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye, sloganını yıllardır savunan bir parti var: ABD ve AB tarafından, şimdi de kanunlarla donatılarak - akıllarınca - daha güçlü bir yıkım aracına çevrilmeye çalışılan, Ermeni soykırımı iftirası karşısında, somut tavır koyan; Batı’nın soykırım yaptınız, dayatmaları karşısında, susmak ya da biz böyle birşey yapmadık demekten başka birşey yapmayanların aksine, o yıkım amaçlı iftiraların karşısına, yine onların yazdığı belgelerle çıkan; bunlar sizlerin belgeleri, buyurun gelin bakın, okuyun, aksini söyleyen belgeleriniz varsa, onları da getirin koyun masaya tartışalım, diyerek bu yalanların karşısında dimdik duran bir parti bu.

Biliyorum, oyların parçalanmaması, bölünüp dağılmaması gibi bir kaygı taşıyor sevgili Ertekin Özcan. Buna kısaca, yurt kaygısı da diyebiliriz sanıyorum.

Ben de aynı kaygılarla, halkın en duyarlı olduğu konuları yıllardır gündeminde tutan, yoksul halk kitlelerinin sorunlarını gözeten, somut çözümler, öneriler üreten, hepsinden önemlisi; Tam bağımsız Türkiye, sloganından ödün vermeyen İP’in, TBMM’de yer alması, yaşamsal önemi olan bir gerekliliktir, diyorum.

Ve bu –yaşamsal- gereklilik hepimize sorumluluk yüklemektedir. Bu yazı o sorumluluk bilincinin sonucudur.

Evet, Türkiye Almanya değil. Burada –bizim için- kötünün iyisi seçenek olabilir. Oysa Türkiye’de seçenek var. Ve bize düşen bu seçeneği insanlarımıza göstermektir.

İşte, bir yanda “Amerikanın bilmem nelerinin AKP’den farksız gördüğü CHP, öte yanda:

“Ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye” diyen İP.

Kararı siz verin.

Haa, AKP giderse ABD’nin BOP projesi yatar mı sanıyorsunuz. Olur mu öyle şey...

Batı, geleceğini o eksendeki gelişmelere bağlamış durumda. Yani?... AKP ile CHP arasında bir fark görmediklerini söylemişler ya Onur Öymen’e!

Ayrıca, CHP’nin halkına açıklayabileceği sağlam; halk için halkça anlaşılır bir programı olmamasının nedenini de böylece açıklamış oldu Onur Öymen.

CHP’nin yapacağı bugünki işbirlikçi hükümetten farklı değildir. Ancak bu hükümetin düştüğü yanlışlara düşmeden, peşkeş çekmeyi, Türkiye'yi taksim etmeyi eline-yüzüne bulaştırmadan yapabileceğini sanmaktadır.

Yeter ki emperyalizme hızmeti kabul et! hiç birşey yapmadan oturtulursun zirveye. Kasımpaşalı kabadayının milletvekili dahi olmadan başbakan olduğunu bilmiyor musunuz.

Evet, yeter ki emperyalizmin çıkarlarına öncelik tanı. Seni yıllarca yok sayan işbirlikçi sermaye uydusu “medya" dışardan kumanda aldığı anda, ansızın anımsanan, aranan, ilk sayfalara gıcır gıcır pozları konulan biri olup, hergün, yirmidört saat dayatılırsın halka. Ve ne eder eder senden başka birinin bu ülkeyi yönetemeyeceğine inandırılır halk. Yani yanıltılır.

Bugünlerde işbirlikçi medyanın ilk sayfalarında en çok görünen parti lideri kimse, Türkiye üzerindeki uzaktan kumandalı oyunların, Türkiye içindeki yönetmeninin o olacağından hiç kuşkunuz olmasın.

Öyleyse, şöyle ya da böyle/şu ya da bu nedenle milyonların dilek ve beklentilerini, ama ile başlayan tümcelerle hiçbir yere kanalize etmeye kalkmayalım. Eşlik etmesek bile, kulak verelim söylediklerine. Ne diyorlar:

‘Bindirilmiş Kıtalar değil, Bin Dirilmiş Kıtalar’

ABD, AB ve AKP vb. karşı kendi yazgısını kendi eline almıştır Türk Ulusu. Kısacası, Türk ulusu bir kez daha hiçe indirgenmeyi kabul etmemekte kararlıdır. Ya “Olanağı olan herkes Diyarbakır mitingine gitmelidir!” diyerek destekleyelim onu ya da sesimizi çıkarmadan bir kıyıya çekilip izleyelim.

Son dakika: Biraz önce Deniz Baykal, kendilerinin de özelleştirmeden ve serbes piyasadan yana olduklarını, bu hükümetin yaşadığı sorunların, bunu iyi yapamamaktan kaynaklandığını (...) söyledi. yani bugünki hükümetten arta kalan devlet kurumlarını da – pek birşey kalmadı biliyoruz - kendilerinin satacağını, yanısıra borçlanmaya da aynı hızla devam edeceklerini söylemiş oldu. Bilgilerinize sunulur...

“Kuşatılmışlar Ülkesi Türkiye”

Öyle görülüyor ki, bu kitabı her yazımın sonunda önereceğim.

Gönül Hürriyet Aydın

14 Nisan 2007 Tandoğan - Cumhuriyete Sahip Çık! - Mitingi'nden