Translate

14 Haziran, 2010

ERDOĞAN, İSRAİL SÖYLEMİYLE MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ

Mehmet Ali Güller 14 Haziran 2010

Meğer Erdoğan, İsrail karşıtı söylemleriyle sadece milletin gazını alıyormuş… Meğer eksen kaydığı da yokmuş; AKP, CIA Teorisyenlerinin teorisi doğrultusunda hareket ediyormuş…

Bu bir itiraf…

“Davos’da drama” başlıklı yazımızdan beri onlarca defa tekrar etme pahasına altını çizdiğimiz bir gerçeğin itirafı:

Erdoğan’ın, toplantıyı terk ettikten sonra koridorda, “Ben Perez’e değil, aslında moderatöre ‘one minute’ dedim” sözlerinin itirafı… Erdoğan’ın, mayınlı arazilerin satışına karşı çıkanları Yahudi düşmanlığı ile suçlamasının itirafı… Erdoğan’ın Gazze Konvoyu sonrası çıkardığı “gürültü”ye rağmen, boynunda asılı Yahudi Cesaret Ödülü olan Davut Boynuzu’nu hâlâ taşımasının itirafı... Fetullah Gülen’in Gazze Konvoyu konusunda AKP’ye verdiği “ayar”ın itirafı…

İtiraf AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’ten geldi. Eski Bakan Çelik’in itirafına göre meğer Başbakan antisemitizm artmasın, milletin gazı alınsın diye yüksek perdenden İsrail karşıtlığı yapıyormuş!

Gelin yoruma yer bırakmayacak açıklıktaki bu sözlere yer verelim şimdi. Bakın AKP sözcüsü Hüseyin Çelik Milliyet’ten Devrim Sevimay’ın sorularına ne yanıt veriyor:

Hüseyin Çelik: “Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar”

Milliyet: “Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?”

Hüseyin Çelik: “Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten’.”

Milliyet: “Ve sakinleşiyor, öyle mi?”

Hüseyin çelik: “Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor. One minute çıkışı bundan dolayı insanların uzun yıllar bastırılmış bazı haykırmalarının bir manada temsilciliğini yaptı. Sayın Başbakan Türk milletinin bu manada ve insanlık vicdanının sesi olmaya çalışıyor. AKP, ABD PLANINA UYGUN İLERLİYOR

Dün söylemiştik, bir kez daha yineleyelim:

Davutoğlu’nun 2009’da ABD’ye vaat ettiği gibi “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır”.

Tayyip Erdoğan, tam 34 kez itiraf ettiği şekilde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin, yani 24 Müslüman ülkenin sınırlarının değiştirilmesi projesinin hâlâ eş başkanıdır!

AKP; ABD’nin teşvikiyle İran’la uranyum takası anlaşması yapmıştır, ABD’nin teşvikiyle İsrail’le kontrollü gerilim uygulamaktadır, ABD’nin yönlendirmesiyle “Arap karşıtı, İsrail müttefiki” görüntüsüne makyaj yapmaktadır, ABD’nin oluruyla, Diyarbakır’ın merkez olacağı yeni bir Ortadoğu Birliği kurmaktadır!

EKSEN KAYMA YOK, ABD GÜZERGAHINDA YOLA DEVAM

Aslında Hüseyin Çelik bu konuda da çok ciddi bir itirafta bulunuyor. Ve bu politikalarda kıblelerinin ABD ve BOP, akıl hocalarının da CIA teorisyenleri olduğunu ortaya koyuyor. Bakın Çelik, aslında eksenlerinin kaymadığını ne güzel dile getirmiş!

Hüseyin Çelik: “Buna rağmen İsrail bugün makûl, mantıklı bir noktaya gelse Türkiye yine arabuluculuk yapmaya hazır. İsrail ne zaman doğru noktaya gelirse biz onun da yanında yer alırız. Çünkü biz kuvvetlinin haklı değil, haklının kuvvetli olması gerektiği tezini savunuyoruz. Bu İsrail de olabilir, ABD de olabilir. Zaten bugün birilerinin anlamadığı Türk dış politikasının özü de budur. Graham Fuller’in (CIA’nin eski Ortadoğu Masa Şefi) ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ kitabını mutlaka görmüşsünüzdür. Fuller o kitabında Türkiye’nin yeni dış politikasında hangi saiklerin esas olduğunu ifade ediyor”.

Milliyet: “Yani Fuller doğru mu anlamış?”

Hüseyin Çelik: “Bence çok doğru anlamış. Zannedildiği gibi Batı’ya sırtımızı döndük, Batı’dan hayır yok, Ortadoğu’ya dönelim, böyle bir şey yok. AB için sabırla, sonuna kadar, bütün şartları zorlayarak çalışıyoruz, çalışmaya da devam edeceğiz. Ama şunu da söyleyeyim, AB bizim işlerimizi çok kolaylaştırmış olsaydı da biz Afrika’ya yine açılacaktık, Asya’ya, Ortadoğu’ya yine açılacaktık. Tarihi misyonumuza yakışır, 73 milyon nüfuslu, Avrupa’nın 6., dünyanın 17. büyük ekonomisi olan, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir Türkiye’nin kendi yapısına uygun bir dış politika yönetmesi gerekir, ki biz de öyle yapıyoruz”.

Son bir alıntı daha yaparak, AKP’nin verili yol haritası üzerinden yolunda devam ettiğini gösterelim. Duayen politikacı Kamran İnan bakın ne diyor:

“Richard Perle Washington’un en ileri gelen liderlerinden biridir, savunma bakanı yardımcısıyken tanımıştım, 2002 yılında ‘Yılın Devlet Adamı’ ödülünü almak için Washington’a gittiğimde, bu vesileyle konuşmuştuk... Demişti ki, “Bizim size güvenimiz İngiltere’ye olan güvenle eşittir. Bizim amacımız sizinle el ele vererek Avrasya ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek, sizi bölgenin güç merkezi haline getirmek...Ve bilin ki, biz gelecek sene Irak’ı vuracağız.” Ben bunu geldim sayın hükümete aynen naklettim...” (Vatan Gazetesi, 14 Haziran 2010)

www.maliguller.blogspot.com

www.odatv.com

16 Mayıs, 2010

Und die ARD hat sich auch eingereiht (Hinterhältige ard Sendung von 11.04.2010 )

Dass die Genozid-These nicht das Werk von Historikern und Wissenschaftlern ist, wurde durch die Anerkennung und Verbreitung der Genozid-These seitens nationaler Parlamente untermauert.
Niemand leugnet das gegenseitige Gemetzel und das Leid, den die osmanischen Bevölkerungsgruppen im Zuge des Ersten Weltkrieges erfahren haben, als die Türkei von imperialistischen Mächten angegriffen, ihre politische und physische Existenz in Gefahr geriet.
Der so genannte armenisch-türkische Konflikt ist kein Konflikt zwischen zwei Völkern, die Jahrhunderte lang in Frieden und gegenseitigem Toleranz gelebt haben. Er war und ist ein Konflikt zwischen imperialistischen und unterdrückten Völkern. Aber auch ein Konflikt zwischen zwei unterdrückten Völkern, von denen eines im Zuge des Ersten Weltkrieges in imperialistische Euphorie und Illusionen verfiel: die Errichtung eines ethnisch homogenen Nationalstaates zwischen dem Schwarzen Meer und dem Mittelmeer – ein Groß-Armenien auf einem Territorium, auf dem sie nicht die Bevölkerungsmehrheit bildeten.
Die Tragödie aus türkischer Sicht besteht darin, dass Hunderttausende unschuldige, traditionell friedvolle Menschen und Nachbarn – Armenier, Türken, Kurden – Opfer des Imperialismus wurden. Aus armenischer Sicht besteht die Tragödie darin, dass sie als Volk und Führung rückblickend eingestehen mussten:
1. Instrument und Bauernopfer imperialistischer Großmächte waren (Zaristisches Russland, England, Frankreich) ;
2. fatale Fehler begangen, machtpolitische und –theoretische Realitäten ignorierten; und
3. im Zuge der rechtmäßigen, unumgänglichen türkischen Selbst- und Vaterlandsverteidigung die historisch einmalige Gelegenheit zur Wiedergeburt Groß-Armeniens mit dem Tod und Leid Hunderttausender verspielten.
4. das imperialistische Projekt Groß-Armenien wurde eigenhändig durch seine führenden Militärs und Politiker für alle Male begraben. (Hovhannes Katchaznouni 2006 [1923]: Für die Daschnakzutyun gibt es nichts mehr zu tun. 1. Ministerpräsident
Wir unterstreichen: Weder in der Vergangenheit noch in der Gegenwart war und ist der so genannte türkisch-armenische Konflikt ein Konflikt zwischen Armeniern und Türken. Gestern war er ein Konflikt zwischen den obigen Staaten und der Türkei, heute ein Konflikt zwischen der Türkei und dem US-Imperialismus: Die USA haben ihn reaktiviert und globalisiert.
Die gegenwärtige Instrumentalisierung und „Renaissance“ der Genozid-Behauptungen zwecks Macht, Einfluss und Ressourcen kann nur im Rahmen „Enlarged Middle East and North Afrika Projekt“ verstanden werden, welches die territoriale Integrität der in der Region befindenden Staaten im Visier hat.
Derartige Genozid-Behauptungen bzw. pseudowissenschaftliche Dokumentationen gefährden die Integrationsbereitschaft und -fähigkeit der türkischen Zuwanderer.
Der Dokumentarfilm dient weder der erwünschten türkisch-armenischen Versöhnung noch den deutsch-türkischen Beziehungen.
Als GEZ-Steuerzahlende bzw. Zuschauer der ARD fühlen wir uns durch Ihre Sendung „Aghet - der Völkermord“ enttäuscht und gekränkt. Denn solch eine Sendung impliziert die türkischstämmigen (de facto) Bürger der Bundesrepublik als Nachkommen von Tätern und stigmatisiert sie.
Die filmisch qualvolle Mühe der ganzen Dokumentation hindurch – Gleichnisse zwischen dem Vernichtungskrieg des Dritten Reiches bzw. expansionistischer Staaten und dem Verteidigungskrieg der Türkei – stach zu sehr ins Auge. Diese beiden Konstellationen sind in keinem Punkt miteinander vergleichbar.
Die Dokumentation, ihre Sendezeit, die Wortwahl wie z.B. „Konzentrationslager“, Hitler als Referenz „Wer redet heute noch von der Vernichtung der Armenier?“ zu nehmen und die Art der Inszenierung zielen auf eine andere Zuschauerschicht, der als „Meinungsmachende“ Öffentlichkeit betrachtet werden kann.
Wir möchten Ihnen bzw. Ihren Zuschauern die durch die pseudowissenschaftliche Dokumentation ausgelöste Besorgnis und Kritik mitteilen.
Beyhan Yildirim
ADD-Berlin
(Presse-und Öffentlichkeitsarbeit)

16 Nisan, 2010

Ahmet Türk’ü kim yumrukladı?

Ahmet Türk’e yapılan çirkin saldırı günlerdir gazetelerin ilk sayfalarında, yazarların köşelerinde, televizyonların tartışma programlarında… Bu yoğunluk, saldırının çirkin bir saldırı olmasının ötesinde anlamlar yüklüyor Samsun’daki yaşananlara…
Gelin öncelikle bu saldırının neleri unutturduğunu, kimlerin işine yaradığını ve ne anlama geldiğini somut olaylarla alt alta sıralayalım:
1.. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a Van’da yapılan organize saldırı unutuldu! Ki o saldırıda AKP’lilerin bulunduğu fotoğraflarla saptanmıştı! Baykal’ı her zamanki gibi “iftira atmakla” suçlayan Erdoğan, fotoğraflar karşısında çaresiz kalmış ve Van AKP İl Başkanlığı’na, “olaylarda yer alan CHP’li görüntüsü” bulunması görevi vermişti!
2.. Muş’taki bir olayı, Samsun’a taşıyan hükümet, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bölümünde “iktidar” olamadığını “itiraf” etmiştir. Hukukun evrensel simgesi olan Tanrıça Themis’in bir elinde terazi ama diğer elinde de kılıç olduğu unutulmamalıdır. Çünkü kılıç varsa terazi vardır; kuvvet varsa adalet sağlanır; devlet varsa hukuk uygulanır!
3.. Ahmet Türk’e yapılan çirkin saldırı karşısında Samsun Emniyeti’ne yapılan operasyonu alkışlayanların, Ankara’da eğitim sistemini protesto eden gençlere saldıran polislere benzer tepkiyi göstermemesi, objektiflik ölçütünün “aydın katında” da ortadan kalktığını göstermektedir. Keza hakkını arayan Tekel İşçilerine biber gazı sıkan da aynı polisti!
4.. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Samsun’da delikanlı varsa Hakkari’de, Diyarbakır’da daha iyisi var” mealinde açıklamalar yaparak Samsun’daki saldırıya tepki göstermesi, sağduyulu kesimlerde bile “Saldırının sonuçları, BDP’nin dört gözle beklediği atmosfermiş meğer” yorumlarına yol açtı.
5.. Aslında Ahmet Türk’e yapılan alçakça saldırı, AKP’nin ABD eliyle başlattığı “Kürt Açılımı”nın doğal sonucudur. Açalım:
“Kürt Açılımı” ile birlikte öncelikle kavramlar üzerinden zihinler bölündü. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini özetleyen, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” anlayışının yerine, bizzat hükümet koltuklarından Türklük, Kürtlük, Lazlık, Çerkezlik pompalandı. Siyasal bir kavram olan Türk, öncelikle ırki bir kavram gibi topluma sunuldu. Ve “madem Türk ırksal isim, o zaman diğer ırkların da isimleri Anayasal güvenceye sokulsun” anlayışı topluma nüfuz edilmeye gayret edildi.
Zihinsel bölünmenin ardından semboller üzerinden toplum bölünmeye başlandı. Bir yandan bayraklara sarılmış asker tabutları, diğer yandan otobüs üzerinden şehir turu attırılan teröristler… Hükümet bir yandan, kendilerine yönelik tepki oluyor diye vatandaşın şehit cenazelerine katılmasını engelliyor fakat diğer yandan da, teröristlerin karşılanma görüntülerini “umut verici” buluyordu…
Ardından haritalarda bölünmeler başlandı… Hükümet, ülkeye çizdiği bir sınır üzerinden politika yapar oldu ve Ana Muhalefeti, ülkenin bu sınırından öteye gidememekle vurmaya çalıştı! Yargıya yönelik saldırılara “TSE (Tunceli-Sivas-Erzincan) hattı”, Ahmet Türk’e yönelik yumruklu saldırıya “Samsun-Trabzon” hattı damga vurdu!
Zihin, sembol, harita… Sırada en tehlikelisi olan “sokak” var!
Şimdi gelin, başlıktaki soruyu bir daha soralım:
Ahmet Türk’ü aslında kim yumrukladı?
Mehmet Ali Güller
16 Nisan 2010

07 Mart, 2010

TASARI GENEL KURULA GİTMEYECEK

Türk basınında Ermeni Tasarısı konusunda bilinmeyenler


Uzun yıllar Sabah Gazetesi'nde Washington muhabirliği yapan Savaş Süzal, ABD Kongresi'nde Komisyon'dan geçen Ermeni Tasırısı hakkında basında çıkan yanlışları düzelten bir yazıyı kendi sitesinde kaleme aldı. Süzel, Obama'nın isterse tasarıyı bu noktaya gelmeden durdurabileceğini söyledi.

İşte Süzal'ın o yazısı:

ABD Kongresi Temsilciler Meclisi'nde oylanan Ermeni soykırımı yasa tasarısı konusunda İstanbul basını ve AKP'li milletvekilleri cehaletlerini kullanarak halkı kışkırtıyor. Basında Çıkan yanlışlar ve doğruları; - Komisyon başkanı oturumu uzatarak oylamada kulis yaptı - Yanlış, ABD Temsilciler Meclisi kurallarına göre Genel Kurul'da bir oylama olduğu zaman milletvekili ve senatörler komisyon toplantılarını durdurarak oylamaya katılır. Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonunda HR 252 sayılı tasarı görüşülürken Genel Kurul salonunda 6 değişik yasa tasarısı için oylama yapıldı. Her oylamaya yarım saat ayırırsanız toplam 3 saat oylamaya gider. Oylama alfabetik sıralamaya göre yapılır. Dolayısıyla saat 10.15 de başlayan orumda konuşmalarla saat 12.30 a kadar devam etti. kendi oylamasına da yarım saat ayırdığını düşünürsek toplantı saat 4.5 ta bittiğine göre geciktirme falan olmadı. Tabii bizim her şeyi bilen basın bu durumu araştırmadığı için milleti dolduruşa getiriyor. Oylamada bir sayı farkla başarı kazanıldı Yanlış. Karşı taraf isteseydi oylama 10 farkla biterdi. Oylamayı yakın bir sayı ile Ermenilere kazandırarak ABD Kongresi, Türkiye'ye düşman olmadığını Kongrenin yarısının da Türkiye'yi desteklediği mesajını vermek istediler. Ayrıca sonda oylamaya katılmayan Teksaslı Demokrat milletvekilinin yasa tasarısının altında destek imzası bulunuyor. Türkiye, İncirliği kapatır, misilleme yapabilir Yanlış, Türkiye İncirliği NATO üssü olduğu için kapatamaz. Kapatırsa NATO'dan çıkar. Büyükelçiyi çekmedi bir haftalığına istişarelerde bulunmak üzere Ankara'ya getirdi. Amaç tepkisiz görünmemek. AKP iktidarı Amerika'ya kafa tutabilecek ne güçte ne de yürekte. Obama yönetimi tasarıya karşı çıktı Yanlış. Obama ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'un tasarının altında destek imzaları var. Başkan isteseydi bu tasarı komisyona bile getirilmezdi. ABD Türkiye'ye gücünü göstermek için bu tasarının komisyonda kabul edilmesine izin verdi. Tasarı Genel Kurula gitmeden kadük olacak. Obama yönetimi ciddi şekilde tasarıya karşı çıkmadı.

Kaynak: Odatv.com

05 Mart, 2010

ABD Atatürk'ü soykırımcı ilan etti! - Mehmet Ali Güller

ABD Temsilciler Meclisi Dışilişkiler Komitesi “soykırım” tasarısını kabul etti. En son söyleyeceğimizi en baştan söyleyelim: ABD bu tasarıyla Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nı hedef almıştır ve Atatürk’ü soykırımcı ilan etmiştir!
Açalım:
Kabul edilen tasarının 2. Bölümü’nün 1. Maddesi aynen şöyle: “Temsilciler Meclisi şu bulgulara ulaşmıştır: Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanmış ve 1915’ten 1923’e kadar uygulanmıştır”.
Böylece Lozan’ı tanımayan ABD, Kurtuluş Savaşımızı da “soykırım” üzerine inşa edilmiş olarak ilan etmeye cüret etmiştir.
ABD’nin her hedefinin odağında Cumhuriyetimiz dolayısıyla Ordumuz olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır.
Ki Ergenekon tertibiyle aranan 1 Numara da, işte bu tasarıyla hedeflenen 1923’tedir! “Komşularla sıfır politika” adı altında izlenen BOP eşbaşkanlığı görevinin gelip dayandığı süreç, Cumhuriyetin tasfiyesi süreci olmuştur! ABD ve AB’nin “Türk tarihinin hakkından gelmek” diye koyduğu hedef aşama aşama uygulanmaktadır! Atatürk’ün fotoğralarını, heykellerini boşuna tartışmaya açmadılar! Boşuna, “Ermeni soykırımı yalandır” diyenleri sahte belgelerle Silivri Zindanı’na atnadılar!
Islak İmza, Belge, Karargah Evleri, Balyoz, Darbe… Hepsi Türk tarihinin hakkından gelmek içindir. Bunu görmeyip olan biteni de “hukuk” çözer diye bekleyenler daha çok bekler!
Hangi hukuk?
İşte o hukuk bugün 1923’ü mahkum etmeye yeltenmiştir!
Türk milleti, neredeyse yollardaki “dikkat askeri araç çıkabilir” yazısını bile, “canım demokrasilerde askeri aracın dışarıda ne işi var, kışlasında kalsın” diyerek kaldırmaya yeltenecek kadar ordusuna düşman olanlara karşı, artık yeter demeli ve ayağa kalkmalıdır!
Vakit çok geç olmadan!
5 Mart 2010

12 Şubat, 2010

Babalar ve Oğulları - Mehmet Ali Güller 12. 2. 10

Başbakan Tayyip Erdoğan, 5 kilo uyuşturucuyla yakalanan yeğeni için, “gereği yapılsın” demiş. Sanki “gereği yapılsın” demese, gereği yapılmayacak! Sanki bu memleket, yakınına dokunulamayan padişahın toprakları… Yarın pek çok yandaş medya mensubu, Erdoğan’ı akraba kayırmamasından ve demokrasiye katkısından dolayı göklere çıkaracaktır… Bu haber, beni 12 yıl öncesine, 11 Mayıs 1998’e götürdü. *** Şişli’de bir araç kırmızı ışıkta durmaz ve karşıdan karşıya geçmekte olan bir kadına çarpar, 35 metre sürükler... Kadın hastaneye kaldırılır. 6 gün komada kaldıktan sonra, yaşama veda eder. Kadın, TRT İstanbul Radyosu Sanatçısı Sevim Tanürek’tir. Kazadan hemen sonra, Belediye’ye ait arazözler, kazanın yapıldığı caddeyi baştan aşağı deterjanlı sularla yıkar! Böylece delil mahiyetindeki 35 metrelik fren izleri ortadan kalkar. Sevim Tanürek’in ölümüne neden olan genç ise Savcının aldığı ifadeden sonra serbest bırakılır. 6 gün sonra Tanürek öldüğünde bile tutuklanmaz. Hatta ilk duruşmaya bile gelmez. Avukatı, gencin, İngiltere’ye dil eğitimi almaya gittiğini söyler… (Emin Çölaşan, Hürriyet, 18 Ekim 1998) Adli Tıp Trafik İhtisas Dairesi, genç için “kusursuz” raporu düzenler. Sevim Tanürek ise 8/8 kusurlu bulunmuştur! (Kusursuz raporunu veren dairenin Başkanı Eyüp Çakmak, 2004 yılında Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdür Yardımcısı olur!). Tanürek’in ailesinin iddiasına göre, ehliyetsiz olan gence, kazadan 3 ay önce alınmış gibi bir de ehliyet düzenlenir. Gencin adı, Ahmet Burak Erdoğan’dır! Kaza tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğludur! *** Kazadan sonra öğrenimini sürdüren Burak’ın 2000 yılında Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nden alınan çürük raporuyla askerlik sorunu da çözülür! Burak 2001 yılında evlenir. Dillere destan bir düğün yapılır. Babasının pozisyonu nedeniyle memleketin bütün ağır topları, ağır hediyeleriyle düğüne koşturur. Düğünde toplanan altınlar, daha sonra babanın mal beyanında servet artışının nedeni olarak sunulur. (Başbakan Erdoğan, mal varlığı ile ilgili olarak mahkemeye verdiği savunmasında, oğlu Ahmet Burak Erdoğan’a düğününde yaklaşık 30 kilo altın takıldığını, 232 milyar değerindeki bu altınları oğlundan aldığı için 120 bin dolar ve 55 bin mark borçlandığını bildirir. Milliyet, 8.2.2009) Burak’ın düğününe 6 bin kişi katılır. Diğer oğul Bilal’in düğünü ise daha da görkemlidir. Erdoğan’ın büyüyen pozisyonu, katılımcı sayısını 14 bine çıkarmıştır! *** Burak 22 yaşındadır… Ama ticarette hızla yükselir… Babasının, Ülker Grubu ürünlerini dağıtan şirketinin yönetimini üstlenir. Daha sonra hisselerini 1.2 trilyon liraya satar. Ve 2007 yılında yüzde 50 ortağı olduğu MB Denizcilik isimli bir şirket kurar, Denizcilik sektörüne girer… 95 metre uzunluğunda Safran 1 isimli kuru yük gemisi satın alır. 95 metrelik gemi, siyasi literatüre “gemicik” olarak girer. Gemiyi satan Hasan Doğan (5 Temmuz 2008’de kalp kriziyle yaşama veda eden Futbol Federasyonu Başkanı), satış fiyatını 2 milyon 325 bin dolar olarak açıklar! Burak gemiyi 500 bin doları peşin 36 ay taksitle satın almıştır! Ayda 72 bin TL ödeyecektir! Başbakan Recep Tayyip Erdoğan oğlunu şu sözlerle savunur: “Benim oğlum iş yapıyor, o gemiyi de iş yapmak için satın almış. Peki benim oğlum, ailem ne yapsaydı? Yani başkalarının yaptığı gibi komisyon masaları mı kursaydı”. Aslında MB Denizcilik Burak’ın ilk denizcilik şirketi de değildir. Burak Turkuaz isimli, amcası ve kayınpederiyle ortak olan şirketini 2006 yılında 2 milyon TL sermayeli Bumerz Denizcilik isimli şirkete dönüştürmüştür. AKP’li babaların oğulları içinde denizcilikle ilgili bir tek Burak değildir. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın oğlu Erkan da “harika çocuk” olarak gündeme gelir. Vatan gazetesi, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın 24 yaşındaki oğlu Erkan’ın 445 bin avroya feribot aldığını duyurmuştu. Projeye 1.4 milyon TL harcayan “harika çocuk” bu iş için Santour’dan 200 bin avro borç aldığını söylemişti. Santour’un 1 hafta sonra Binali Yıldırım’a bağlı Denizcilik İşletmeleri’nden Ankara feribotunu ihalesiz kiraladığı ortaya çıkmıştı. (Vatan Gazetesi, 14 Temmuz 2003) Santour GmbH firmasının Genel Müdürü Mehmet Koç, haberler üzerine, Hürriyet gazetesine gönderdiği açıklamada, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın eskiden bu firmada bir süre Genel Müdürlük yaptığını belirtti. (Hürriyet, 15 Temmuz 2003) Bu arada Başbakan’ın oğlu Burak’a “gemiciği” satan Hasan bey daha sonra 705 milyon dolara İstanbul’daki İETT Garajı arazisini almaya çalışan(!) Dubai Şeyhi El Maktum’un küçük ortağı olur. Hasan beyin ablası, aynı zamanda Remzi Gür ile evlidir. Remzi bey, Sevim Tanürek’in ölümüne neden olan Burak’ı ve kardeşlerini ABD’de bursuyla okutmuştur, Erdoğan’ın yakın arkadaşıdır. Erdoğan, - daha sonra deşifre olan bir telefon görüşmesinde- Remzi beyden kızına 25 bin dolar göndermesini isteyecek kadar yakındır! (Aydınlık, 25 Ekim 2009) *** Başbakan Erdoğan’ın küçük oğlu Bilal de hızla yükselen bir çizgi izlemiştir iş hayatında. Öğrenimini ABD’de Harward Üniversitesi’nde 2003 yılında tamamlayan Bilal önce Dünya Bankası’nda çalışır! Yurda dönüp 21 günlük dövizli bedelli askerliğini yapar ve “Doruk Izgara Limited Şirketi” ile ticarete atılır. Ancak sonrada Bilal’in altın şirketi Atagold ve kozmetik işi yapan Maye Dış Ticaret şirketlerine de ortak olduğu ortaya çıkar. (Milliyet, 10 Şubat 2009) *** Ya diğer AKP’li babalar ve oğulları..? Cumhurbaşkanı Gül’ün oğlu Mehmet Gül, internet üzerinden ticarete soyunur ve 16 yaşında Ankara Ticaret Odası’na üye olur. Babasının dış ziyaret heyetlerinde yer alır. Bülent Arınç’ın oğlu 23 yaşında TOBB’a siyasi danışman olur. Kemal Unakıtan’ın oğlu Abdullah Unakıtan, 2003 yılında kurduğu AB Gıda firmasıyla kısa sürede en büyük 500 sanayi kuruluşu arasına girer. Melih Gökçek’in oğlu Ahmet, genç yaşta Ankaragücü Spor Klubü’ne başkan olur. Vd. Vs. *** İşte, oğluna “Başbakan’ın oğlu ticaret yapamaz. Bunu nasıl aklından geçirebilirsin. Bir başbakanın oğlu ticaret yapar mı? Utanmıyor musun?” diyen Adnan Menderes’in siyasi mirasını sahiplendiklerini söyleyen babaların durumları…