Translate
28 Aralık, 2009
24 Aralık, 2009
Mehmet Ali Güller - 24 Aralık 2009
Arınç’a suikast yalanı ve F Tipi “Perdeleme Operasyonu"
Arınç’a suikast iddiasının yalan olduğu, Genelkurmay’ın açıklamasıyla da teyid oldu. Ancak daha önemlisi suikast iddiasıyla, aslında TSK’ya yönelik bir perdeleme operasyonu yapıldığı gerçeğiydi. TSK, kendisine yönelik “asimetrik psikolojik savaş”a “yanıt ararken”, F Tipi örgütün “perdeleme operasyonu”na maruz kalmıştır.
Açalım; ama önce suikast iddiasını çürüten olgulardan üçünü sıralayalım:
1.. Suikast iddiasıyla suçlanan Albay ve Binbaşı, 47 günde 25 araç kiralayarak bölgede “keşif” yapıyor. 25 araçla topu topu 80 km yol yapılmış. İzleme faaliyeti için yüksek düzeyde profesyonel bir çalışma tarzı. Üstelik Albay ve Binbaşı Bumerang isimli araç kiralama şirketinden, özelikle güzergâh takibine yarayan GPS cihazının olmadığı araçları kiralayacak uzmanlıkta… Ve de Albay ve Binbaşı, suikast iddiasıyla baskına uğradıklarında da ayrı ayrı araçlarda yer alacak çapta…
Ancak bu uzmanlığa sahip subaylar, Arınç’ın adresini bir türlü ezberleyemeyip kâğıda yazmışlar!
2.. Suikast iddiasını ortaya atanlar, ihbarın 20 gün önce yapıldığını, Albay ve Binbaşı’nın da 20 gündür izlendiğini yazdılar. Demek ki, Albay ve Binbaşı 20 günde ne adresi ezberleyebilmiş, ne de Arınç’ın evini bulabilmiş! Üstelik subaylar iddiaya göre Arınç’ın evinin çevresinde defalarca güvenlik kameralarına yakalanmış! Çevresinde dolanıp dolanıp, üstelik ellerindeki kâğıtta adres yazılı olduğu halde, bir türlü hedefi bulamayan iki subay!
3.. Arınç’ın korumasının ihbarıyla, Arınç’a suikast gibi çok ciddi bir iddia ile baskına uğrayan iki subay, iddiaların “büyüklüğünün” tersine serbest bırakıldılar! Demek ki savcı, yazılan çizilen iddiaların “büyüklüğünü kavrayamamış! Bu arada yazılan çizilenlerin tersine, iki subayın aranması sırasında ne silaha, ne mühimmata, ne ses kayıt cihazına, ne de teknik takip cihazına rastlanmadığının altını çizelim!
Peki, suikast yalan olduğuna göre gerçekte olan biten nedir?
Önce Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasındaki bir satır arasını hatırlatalım: “Söz konusu askeri personel, uzun süredir devam eden, kastedilen bölgeye yakın bir yerde oturan ve bilgi sızdırdığı iddia edilen bir askeri personel hakkında bilgi toplamak üzere görevlendirilmişlerdir”.
İşte suikast yalanının nedeni budur!
TSK, en doğal hakkı olarak, personelini kendisine yönelik “asimetrik psikolojik savaş”a karşı görevlendirmiştir. “35 kişilik ABD özel birimi” destekli F Tipi Örgüt ise TSK’nın “asimetrik psikolojik savaşa” karşı yürüttüğü çalışmaya karşı “perdeleme operasyonu” yapmıştır.
Ergenekon tertipçileri, TSK’nın yüksek komuta kademesine de “ sakın karşı hamle yapma” mesajı vermiştir. Mesajı güçle destelemek için de iki subayı deşifre etmiştir!
“Tarihi fırsat” kaçmadan uygulamaya geçmek ve BOP projesine direnenleri hizaya sokmak gayreti, “asimetrik psikolojik savaş”ın boyutunu hem pervasızlaştırmakta hem de –nasıl olsa halk uyuyor diyerek- daha da ciddiyetsiz kurgular yapmaya itmektedir.
Son bir haftada yaşananlar bile tertiplerin çapsızlığını, ciddiyetsizliğini ortaya koymaya yetmektedir. İntihar eden Yarbay Ali Tatar’a ilk tutuklandığında sorulan soruya bakınız: “Mayıs 2008’de, Beylerbeyi Deniz ve Öğretim Komutanlığı’nda, eski Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur, Doğu Perinçek’le bir toplantı yaptı ve burada size ‘köprü personel’ görevi verildi mi?” Şehir Yarbay böyle bir sorunun neresini yanıtlayabilirdi ki?! Çünkü Perinçek, “Mayıs 2008”de Ergenekon tertibiyle zaten hapisteydi!
Tertipçileri bu pervasızlığa iten nedenlerden biri de, basınımızın, “Perinçek Ergenekon’un tüzüğünü şu tarihte, şu evde, şunlarla yazdı” denildiğinde, “Perinçek o tarihte Haymana Cezaavi’nde yatıyordu” demeyi yüksek sesle söyleme-yazma cesareti gösteremememizde aramak lazım.
Ayrıca “asimetrik psikolojik savaş”ın boyutunun, çapsız-pervasız köşe yazarlarının kaleminde “Ey İlker Başbuğ. Subayın krokiyi yutmuş, ağzından çıkarmışlar, al sana ıslak belge, inanmıyorsan tükürük testi yap” şeklinde cıvıklaşmasını da basın tarihimize not edelim.
08 Aralık, 2009
Presseerklärung: Terroristiche Angriffe
07.12.2009 tarihinde teröristler tarafından, Tokat`ın Reşadiye ilçesi, Sazak mevkiinde hain bir pusu neticesinde 7 askerimizin şehit olduğu haberi yüreklerimizi dağlamıştır.
Ülke genelinde yaşanan son olaylar, Kurtuluş Savaşıyla birleşen ve emperyalizme karşı mücadele eden halkımızı etnik ve mezhepsel temelde parçalanmaya doğru götürmektedir.
Devletimizin ulusal birliği ve bütünlüğü, laik Cumhuriyetimiz ve üniter yapımız tehdit altındadır.
ABD ve AB dayatmaları ile, devletin bölünmesi ve milletin parçalanması için yapılan açılımlardan yüz bulan PKK terör örgütü ve onun siyasi uzantısı olan DTP, binlerce yıllık kardeşlik kültürünü, çirkin bir iç savaş tezgâhıyla baltalamak istemektedirler.
Türk halkı her zaman ki sağduyusu ve kararlı tutumuyla tarihinden ders alarak bu oyunu bozacaktır.
Bu vesile ile şehitlerimize bir kez daha, Tanrıdan rahmet, değerli ailelerine, silah arkadaşlarına ve Yüce milletimize başsağlığı, yaralı gazillerimize acil şifalar dileriz.
Kamuoyuna saygılarımızla duyurulur.
Aydın Yucatur
AADDB Sekreterlik
Verband der Vereine zur Förderung der Ideen Atatürks in Deutschland e.V.
02 Kasım, 2009
"DIE STIMME DER VERNUNFT" - Mehmet Şekeroğlu
Bugün size Reiner Hermann adlı, Frankfurter Allgemeiner Zeitung’da (FAZ) 17 yıldır Türkiye ve Ortadoğu hakkında makaleler yazan, Türkiye bağlamında, tıpkı bizim liboş ve 2. Cumhuriyetçiler gibi Turgut Özal’ı, Fethullah Gülen’i, “Kürt sorunu’na politik çözüm”ü, Türkiye’nin tekrar İslami kimliğiyle barışıp bütünleşmesini savunan, öte yandan, yine onlar gibi Atatürk’ün özellikle Laiklik mirasını ve Türk askerini eleştiren bir Alman entelini tanıtacağım. (“Aydın” demiyorum, çünkü aydın, hiçbir sömürücü gücün ve sömürü ideolojisinin borazanlığını yapmaz).
Reiner Hermann’ın ilk okuduğum ve eleştirdiğim yazısı, 12 Eylül 2000 tarihli FAZ’da yayınlanan, “12 Eylül’ün Mirası” (“das Erbe des 12. September”) başlıklı yazısıydı.
Bu yazısında savundugu iki temel tez şunlardı:
1. Türkiye’deki demokratikleşme hareketinin önündeki asıl engel, politik kadro ve bürokrasiyle birlikte Askeriye’dir (“Militaer”).
2. Türkiye’de devlet ve Askeriye, Kürtler’i ve İslamcıları baskı altında tutuyor. Turgut Özal, Askeriye’nin otoritesini geriletmiş, Kürtler ve İslamcılar konusunda olumlu demokratik açılımlar başlatmış, bu iki sorunun çözülmesi yolunda bazı inisiyatiflere girişmişti. Onun ölümünden sonra geriye gidildi; bugün Kürtlerle İslamcılara karşı düşmanca tavırlar tekrar dramatik hale geldi.
***
Türkiye’deki belirli politik ve bürokratik güçlerin, demokratik açılımları engelledikleri benim de paylaştığım bir eleştiridir. Ama, Hermann’in, - onunla birlikte çoğu Alman entelinin -üzerinde durmadığı asıl belirleyici olgu, ekonomik sistemdir. Emperyalist Batıyla içiçe girmiş olan Türkiye ekonomisi, halkın yüzde yetmişinin aleyhine işlemektedir. Demokrasiye ve insan haklarına yönelik, kökü emek-sermeye çelişkisine dayanan asıl “engeller”, söylenenin aksine, Batının işine gelmektedir ve Batı tarafından içten içe desteklenmektedir. Türkiye’deki dışa bağımlı hakim güçlerin/ burjuvazinin ve onlarla aynı telden çalan Hermann’ın görmek ve göstermek istemediği olgu, kimlikler (Kürtçülük, Tarikatçılık vb.) politikası yapmanın, son çözümlemede, bu emek-sermaye çelişkisinin üstünü örmeye yarayan bir kuru - ama ortalığı toza dumana boğduğu için gerçek yarayı görmeyi engelleyen - „gürültü“ olmasıdır. (Yıllarca süren türban tartışması, bunun çok tipik bir örneğiydi).
Sözkonusu yazısında Hermann, Turgut Özal’ı, Kürtler ve İslamcılar konusunda yaptığı olumlu atılımlar nedeniyle övmekte, ama onun „etik kaygı taşımadığı“nı söylemeden de edememektedir.
Sadece ekonomik çıkar kategorileriyle düşünen, “Ben zengini severim!” diyen ve Hermann’ın bile tesbit ettiği gibi etik kaygıları olmayan birinin, Türkiye halkının büyük bölümünü oluşturan yoksul insanların yararına olacak atılımlarda bulunması, yani emek-sermaye çeliskisine dokunması mümkün olabilir miydi? Onun da zaten böyle bir bilinci ve niyeti yoktu, „yapısı“ gereği de olamazdı.
***
27.03.2004 tarihinde, FAZ’da yayınlanan ve Almanya’daki bazı (Alman) entellerde ve taşeron İslamcı idoologlarda büyük ilgi uyandıran bir başka yazısında, Hermann, Fethullah Gülen’i övmekte, onun, bir diyalog insanı, büyük ağırlığa sahip olan bir „Aklın/ sağduyunun sesi“ (die Stimme der Vernunft) olduğunu söyleyebilmektedir. Ona göre, Gülen, Türkiye dışında da, terör çukuruna düşmeyip dialog köprüsü arayanlar arasında da sesini duyurabilmelidir. Hermann, Fethullah Gülen’in, dini, diyalog adına yaşamın dışına itip hapsetmediğini, dinde, tüm bilimsel ilerlemenin ötesinde hala en etkili bir enerji bulunduğunu gördüğünü, bunun da insanların yaşamını şekillendirdiğini, değerlerini belirlediğini ve medeniyetler yarattığını söylüyor.
Bir Alman entelinden, ABD destekli bir dinsel söylemin akıl/sağduyu kaynağı (veya „aklın sesi“) olduğunu duymak, deyim yerindeyse, insanlık tarihinin acımasız ve „sürtük“ olduğu kadar, iğrenç ve gülünç bir cilvesi olsa gerek!
***
Reiner Hermann’ın Fethullah Gülen’i övdüğü yazılara bir örnek de, aynı gazeteye 09 Ekim 2008’de İstanbul’dan yazdığı, „İnsana hizmet etmek“ (den Menschen dienen) başlıklı yazısıdır. Yazı, „Fethullah Gülen’in Türk hareketi, İslamla moderniteyi birleştirmektedir“ altbaşlığını taşıyor. Bu yazıda da, Hermann, hiçbir eleştiriye yer vermeyen bir özdeşleşmeyle Fethullah Gülen övgüsünü sürdürüyor. Tabii ki bu yazısında da asıl eleştiri okları, Fethullah Gülen’in gerçek değerini bir türlü kabul etmeyen Türkiye Cumhuriyeti’ne, daha doğrusu onu yöneten „Laik, Kemalist seçkinler kadrosu“na yönelmektedir. Hermann, Rick Warren gibi Amerikalı bir tarikat liderinin, Amerikan başkan adaylarını bile kilisesine çağırıp onlara vaaz verdiğini, böyle bir şeyin Türkiye’de büyük tepki göreceğini belirttikten sonra, Gülen gibi karizmatik ve etkili bir vaizin, Türkiye’de İslam devleti kuracağı korkusuyla Kemalistlerce ülkeden uzak tutulduğunu yazıyor.
Hermann’ın yazısındaki ilginç bir bölüm de, Almanya’daki Milli Görüş’le Gülen hareketini karşılaştırdığı satırlar. Milli Görüş’ün, Almanya’daki işçi kökenli Türkler’in örgütü olduğunu belirten Hermann, Gülen taraftarlarının, orta sınıftan, akademik kariyer sahibi kimseler olduğunu, hiçbir karşılık beklemeden „Allah rızası“ için ve – garantisi olmasa da (H. R‘in deyimi) – cennete gitmek umuduyla bu hareketin büyümesi uğruna çalıştıklarını söylüyor. Milli Görüş’ten farklı olarak, Gülen hareketinin Türkiye’nin demokratikleşmesi, orada çoğulcu bir toplumun kurulması için mücadele ettiğini ileri sürüyor. (Bir yandan bu yazıyı bitirmeye uğraşırken, diğer yandan da, şu anda, - 31.10.2009, saat 01.20 - Kanal Türk’te Yiğit Bulut’un programında Nazlı Ilıcak’ın Fethullah Gülen hareketini savunmasını izliyorum ve onun fikirlerinin, nasıl da Reiner Hermann’ın görüşlerine benzediğini hayretle tesbit ediyorum. Ilıcak da diğer (Türk) savunucular gibi, dönüp dolaşıp sözü yurtdışındaki okullarda yabancı çocuklara verilen Türkçe eğitime getiriyor, Bu temcit plavı savunma, bana hep, içi acı olduğu için dışı şekerli tabakayla kaplanan hapları hatırlatır).
Hermann’ın bu yazısındaki bir başka komik tezi de, Gülen hareketinin kurumsallaşmamış ve politika dışı bir hareket olduğunu iddia etmesi: „Bu hareket, politik iktidar yoluyla ‚daha iyi bir toplum‘ yaratmak istemiyor. İstediği, toplumun içine girerek eğitim ve hoşgörüyle insanlara hizmet etmektir.“
(Haklıya haklı: Gülen hareketinin ‚daha iyi bir toplum‘ yaratmak istemediği doğrudur. Bence de zaten asıl sorun budur! M.Ş’nun notu).
***
Reiner Hermann’ın saçmalamalarını üç örnek yazısı aracılığıyla uzun uzun verdim ki, okuyucularım, asla istisna olmayan bu oryentalist söylemi ana hatlarıyla tanıyabilsinler. Bunu yaparken de yazım iyice uzadı.
Burada kesiyorum. Gelecek hafta, bu yazım için okuyuculardan gelecek – ki Odatv’de yayınlanan yazılar, hatta bazen makalenin kalitesini bile aşabilen okuyucu yorumlarıyla bütünlük içinde değerlendirildiklerinde bir anlam kazanıyorlar – yorumları da dikkate alarak, Reiner Hermann ve benzerlerinin Fethullah Gülen aşkının muhtemel nedenlerini irdelemeye çalışacağım.
KÖR NOKTA KÖŞESİ:
Acaba, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İsrail’le sürtüşmesi, Yeni Osmanlıcılığa genel destek amacı taşıyan gizli bir planın gereği olarak bir çeşit tiyatro mu?, yoksa, İsrail’in Türkiye’de benim (bizim) bilmediğim(iz) ergenekonvari faaliyetleri mi var(dı) da devlet, Başbakan Tayyip Erdoğan kişiliğinde bunun üzerine (mi) gidiyor?
>Kaynak Odatv
28 Ekim, 2009
25 Ekim, 2009
ABD’nin model ortaklığı ile girilen parçalanma süreci / Mehmet Ali Güller
Türkiye, 19 Ekim 2009’de tarihi bir güne sahne oldu!
Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla, Mahmur ve Kandil’den iki “Barış grubu” Türkiye’ye döndü. Silopi’de 34 kişi için düzenlenen törenler, televizyonlardan canlı verildi. Televizyonlara yansımayan ayrıntıları da gazetelerden öğreniyoruz:
Devlet töreniyle karşılama
Şırnak Vali Yardımcısı Abdullah Akdaş başkanlığındaki bir grup “sivil” yetkili tarafından “hoş geldiniz” denilerek karşılanan 34 kişilik grup, sınır kapısının 200 metre ilerisindeki Tarım İl Müdürlüğü binasına götürülmüş. Önceden hazırlanmış odalara yerleştirilen grup, sağlık kontrolünden geçirilmiş. Dört özel yetkili savcı, ifadeleri saat 21:00’de almaya başlamış ve saat 02:00’de tamamlamış. Kişi başı 7 dakika süren ifade alma işlemleri sırasında, dışarıda da sürekli ambulans bulundurulmuş. Öğreniyoruz ki, savcılar ve hakim, 34 kişinin tutuklanmaması için her türlü hukuki yardımı yapmış. Ki zaten gözaltı olmaması için de, mahkeme direkt Habur Sınır Kapısı’nda kurulmuştu. Savcılar, sorguladıkları isimleri, “sayın Öcalan” ve “önderlik” ifadelerini kullanmamaları konusunda ikna etmeye çalışmış. Sorgulamada bu ifadeleri özellikle kullanan beş kişi, “mecburen” örgüt üyeliği suçundan tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edilmiş. Savcılık ayrıca, mahkemeye “talepte bulunmamalarına rağmen bu kişilerin etkin pişmanlıktan yararlanabileceğini” anımsatmış. Hakimin, avukatlara yönelik, “Suça konu kelimeler kullanılmasın. Üsluplara dikkat edilsin. Bu kritik süreçte, kimse zor durumda kalmasın” uyarısının ardından, beş kişi, hakimlik ifadelerinde “önderlik” kelimesini kullanmamış. Beş kişiden bazıları, “Sayın Öcalan” ifadesini sorgusunda da kullanmakta ısrar etmiş. Ancak, hâkim bu ifadeleri tutanağa geçmemiş! Böylece yüzlerce kişiyi çok daha hafif eylemlerden tutuklayan yargı beş kişiyi serbest bırakmış! (Milliyet, 21 Ekim 2009)
AKP-PKK pazarlığında DTP arabulucu
Öte yandan hükümet, ifadelerin alınmasından önce avukatlara ve DTP eşbaşkanı Ahmet Türk’e şu mesajı iletmiş: “İfadelerde ‘Hükümetin demokratik açılım projesine destek için buraya geldik’ cümlesinin yer alması zorunlu. Pişmanlık Yasası’nın uygulanmasını istememelerine karşın, ifadelerinde böyle bir vurguda bulunmaları halinde Pişmanlık Yasası kapsamında değerlendireceğiz”. Grup, “Öcalan’ın talimatıyla geldik” ifadesinde ısrarcı olmuş. DTP’li Emine Ayna da “Öcalan’In talimatıyla geldik vurgusu kesinlikle olmalı. Hükümetin talebinin karşılanıp karşılanmayacağına da kendileri karar versin” tezini savunmuş. Ahmet Türk ise “Her iki vurgu da ifadede yer alsın” önerisi getirmiş. Hükümetten, “olumlu” yanıt gelmesi üzerine Ahmet Türk, geceyarısı Habur’a gitmiş ve avukatlarla görüşmüş. “Dmokratik açılıma destek vermek amacıyla ve Öcalan’ın talimatı doğrultusunda Türkiye’ye geldik” ifadesi üzerinde mutabakat sağlanmış. Böylece 5 kişi de serbest kalmış. (Hürriyet, 21 Ekim 2009)
Hürriyet gazetesinin aktardığı bu ayrıntılara göre aslında AKP ile PKK koyu bir pazarlık yapmış; bu pazarlıkta da DTP arabuluculuk görevi görmüştür!
Kaldı ki, MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural da, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün 17 Ekim günü gizlice buluştuklarını ve Kuzey Irak’tan gelecek grubun girişinin organizasyonunu yaptıklarını açıkladı!
AKP, Öcalan’la pazarlık yaptığını itiraf etti
“Barış grubu” meselesi, Abdullah Öcalan’ın 9 Ekim 2009 günü avukatlarıyla yaptığı görüşmede ortaya attığı bir çağrıydı. Öcalan, açılımın önünün tıkandığını, tıkanıklığın da PKK’nın göndereceği iki “barış grubu”yla aşılacağını savunuyordu.
Ancak İçişleri Bakanı ve Açılım Koordinatörü Beşir Atalay, 20 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Eve dönüş, demokratik açılım sürecinin bir safhası, planın bir parçasıdır” dedi.
İçişleri Bakanı Atalay’dan sonra, Başbakan Erdoğan da Meclis grubunda yaptığı konuşmada aynı şeyi söyledi: “Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Bu bir umuttur. Türkiye’de iyi, güzel şeyler, umut verici gelişmeler oluyor. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Şu anda bu, bir milli birlik sürecinin, bir demokratik açılım sürecinin, bir kardeşlik projesinin gereği olarak atılmış bir adımdır”.
Öcalan’ın çağrısının aslında AKP’nin açılımının (aslında ABD’nin) bir parçası olduğunu böylece öğrenmiş olduk!
Baykal: PKK’ya kolaylık, Ergenekon’da ise adaletsizlik
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise gelişmeleri “Bu bir Türkiye projesi değildir. Bu bir AKP, PKK ve DTP projesidir” diyerek yorumladı. Baykal, CHP grup toplantısında şu önemli değerlendirmeyi yaptı: “Artık resmen görülmüştür ki, İmralı’dan gönderilen yol haritası uygulamaya konulmuştur. Birileri bu senaryoyu yazdı. Sahneye kim ne zaman girecek, hepsi belli. İstediğiniz kadar siz ‘Terörü muhatap almıyoruz’ deyin. Muhatap aldılar bile. Niçin indiler onlar? Kendi takdirleriyle mi indiler? Elçi olarak, ellerinde mektupla geliyorlar. ‘Artık silahla bu iş olmayacak’ diye gelmiyorlar. Müzakereye geliyorlar, teslim olmaya değil, teslim almaya geliyor. Gelen PKK’lıları izzet ikramla ağırlıyorlar. Ergenekon’da bu ülkenin dürüst, namuslu gazetecilerini, profesörlerini, aydınlarını neyle suçlandıklarını bile bilmeden yargılıyorlar. Bu adaletsizliğin sona ereceği günler yakındır, hiç merak etmeyin.”
Bahçeli: Proje’nin asıl sahibi ABD’dir!
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de, gelişmeleri “PKK Türkiye’ye değil, AKP PKK’ya teslim oldu” şeklinde yorumladı. Meclis grubunda konuşan Bahçeli, Baykal’dan farklı olarak esas adresi, yani ABD’yi de telaffuz etti: “Bu alçaklık tablosu, Başbakan Erdoğan’ın eseri ve sözde açılımın tipik sonucu. Başbakan’ın sebeplendiği bu yıkım projesi, İmralı canisinin, terör örgütünün Kandil’deki kadrolarının, etnik bölücü mihrakların Barzani ve Talabani’nin etrafında kenetlendiği, Türkiye’ye kefen biçme projesidir. Türkiye’nin bölünmesi için PKK’ya ihtiyaç kalmadı. Başbakan bu projeyi gönüllü olarak okyanus ötesinden teslim aldı. Ayrıntıları görüşmek
üzere de 29 Ekim’de başaktörle buluşacak.”
Bahçeli’nin projenin asıl sahibi olarak ismini telaffuz ettiği ABD de, 20 Ekim günü süreci desteklediğini açıkladı. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ian Kelly, “Türk müttefiklerimizin, PKK sorunuyla başa çıkmada gösterdiği çabaları destekliyoruz” dedi. “Başa çıkmada” nasıl bir ifadeyse artık…
20 Ekim’de yapılan ve 7 saat 40 dakika süren MGK toplantısından çıkan açıklama da dikkat çekiciydi. “demokratik açılım” ifadesinin yer almadığı açıklamada, “terörle mücadelenin kararlılıkla süreceği” belirtildi.
Değerlendirme
ABD’nin planı, hızla uygulanıyor. Aktörler, “2009 kritik yıldır” saptamasına uygun şekilde hareket etmektedir:
1.. AKP, ABD planına uygun şekilde Öcalan’la ittifak halinde yola devam etmektedir. AKP, Öcalan’ın çağrısıyla eve dönüşü, açılımın bir aşaması olarak tarif etmektedir.
2.. DTP, AKP ile PKK arasındaki arabuluculuk görevini başarıyla sergilemektedir. Sorguda yer alacak ifadelerin pazarlığı ibret vericidir. Öte yandan ilk olarak 14 Ocak 2000 tarihinde, bir Avustralya radyosunda “Sayın Öcalan” diyen Recep Tayyip Erdoğan, 9 yılda hukuku istediği noktaya getirmiştir!
3.. “Barış grubu” beklendiği dönemde Cengiz Çandar-Hasan Cemal-Soli Özel üçlüsünün Kuzey Irak röportajları, Barzani ve Talabani’nin açıklamaları, kamuoyu imalatında değerlendirilmiştir. Barzani, “Bağımsız Kürdistan” özlemi içinde olduğunu ifade etmiştir.
4.. Eve dönüş törenleri, Türk milleti üzerinde yoğun bir psikolojik savaş uygulandığını göstermektedir. Devlet töreniyle (Vali Yardımcısı başkanlığında) ve “sivil” karşılama, devlet dairesinde (Tarım İl Müdürlüğü) ağırlama, grubu “barış grubu” olarak günlerce kamuoyuna algılatma, gerilla kıyafetleriyle sınırdan giriş, DTP’nin Silopi töreni, Öcalan posterleri, sloganları… 10 yıl önce Öcalan’ın teslim alınırkenki aciz görüntüsünün yerini, 10 yıl sonra, “zafer kazanan gerilla” görüntüsü almıştır!
5.. CHP ve MHP lideri, sürece itiraz etmeye devam etmektedirler. Bahçeli, bir adım daha ileri çıkarak, planın asıl adresinin ABD olduğunu telaffuz etti. Bu doğru bir çizgide muhalefet etmek için çok önemlidir.
6.. Erdoğan’ın “İsrail karşıtı” imajı, AKP’ye “Kürt açılımı” nedeniyle tepki göstermesi beklenen kesimleri beklenildiği gibi frenledi.
Sonuç
AKP, ABD’nin BOP’u gereği, Balkanlar’dan (Davutoğlu’nun Bosna Açılımı) Kafkaslar’a (Ermeni açılımı) ve Ortadoğu’ya (İran karşıtı Arap-Sünni ittifak açılımı) kadar tempolu bir şekilde görevini sürdürmektedir. Bu görev, Başbakan Erdoğan’ın defalarca ifade ettiği ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı olmasından kaynaklanmaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşma, bu sürecin ana hatlarını belirlemişti.
AKP’nin son dönemde çizdiği “İsrail karşıtı imaj” da ABD’nin revize ettiği BOP’u gereğidir. Washington Bush dönemindeki “düşman İslam” siyaseti yerine, Obama döneminde “ortak İslam” siyasetini uygulamaktadır. Bu durum ABD’ye, İsrail’in “geçici olarak” frenlenmesini, İran’la düşmanlık politikalarının gevşetilmesini, Türkiye’ye Tahran’ı da izole etmeyi hedefler şekilde Arap-Sünni ittifakı kurdurulmasını gerektirmektedir. Böylesi bir ittifakla, hem “Kukla Devlet”e karşı ortak çıkarları olan Türkiye-İran-Suriye olası denklemi bozulmuş hem de Türkiye ile İran potansiyel düşman hale getirilmiştir. Doğu Avrupa’ya kurulması planlanan füze kalkanının yeni adresinin Türkiye olması bundandır. “Kukla Devlet” ABD’nin Büyük Ortadoğu Stratejisi’nde, Avrasya’ya hâkimiyetinin kilididir. BOP’un nihai başarısı buna bağlıdır.
AKP’nin eli bu yüzden ekonomik olarak da güçlendirilmiştir ki; iç politikada rahat edebilsin. Ergenekon soruşturması da bu yüzden, yani iç politikada AKP’yi rahatsız edecek potansiyele sahip kuvvetleri tasfiye etmek için tertiplenmişti.
Türkiye ABD’nin “model ortaklığı” ile girilen bir parçalanma sürecini sessizce izlemektedir…
21 Ekim 2009
12 Eylül, 2009
Eylül Geceleri/Anneler I*
Yürek aşındıran karanlıkların gövdesinde
sabun kokulu ak-pak geceliklerinden başka sığınakları yoktu
ne baştaki yazmayı tutmaya
ne de iki yakayı bir araya getirmeye yarayan
titrek parmakları amçasız devinirken
Şu insan öğüten dünyada ana olacağıma
bozkırda kaya olsaydım diye diye direndiler
direniyorlar
direnecekler
dününe
bugününe
yarınına
selam olsun anne! ...
Gönül Hürriyet Aydın
*Aynı adlı oyundan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)