Translate

02 Kasım, 2009

"DIE STIMME DER VERNUNFT" - Mehmet Şekeroğlu

Bugün size Reiner Hermann adlı, Frankfurter Allgemeiner Zeitung’da (FAZ) 17 yıldır Türkiye ve Ortadoğu hakkında makaleler yazan, Türkiye bağlamında, tıpkı bizim liboş ve 2. Cumhuriyetçiler gibi Turgut Özal’ı, Fethullah Gülen’i, “Kürt sorunu’na politik çözüm”ü, Türkiye’nin tekrar İslami kimliğiyle barışıp bütünleşmesini savunan, öte yandan, yine onlar gibi Atatürk’ün özellikle Laiklik mirasını ve Türk askerini eleştiren bir Alman entelini tanıtacağım. (“Aydın” demiyorum, çünkü aydın, hiçbir sömürücü gücün ve sömürü ideolojisinin borazanlığını yapmaz).
Reiner Hermann’ın ilk okuduğum ve eleştirdiğim yazısı, 12 Eylül 2000 tarihli FAZ’da yayınlanan, “12 Eylül’ün Mirası” (“das Erbe des 12. September”) başlıklı yazısıydı.
Bu yazısında savundugu iki temel tez şunlardı:
1. Türkiye’deki demokratikleşme hareketinin önündeki asıl engel, politik kadro ve bürokrasiyle birlikte Askeriye’dir (“Militaer”).
2. Türkiye’de devlet ve Askeriye, Kürtler’i ve İslamcıları baskı altında tutuyor. Turgut Özal, Askeriye’nin otoritesini geriletmiş, Kürtler ve İslamcılar konusunda olumlu demokratik açılımlar başlatmış, bu iki sorunun çözülmesi yolunda bazı inisiyatiflere girişmişti. Onun ölümünden sonra geriye gidildi; bugün Kürtlerle İslamcılara karşı düşmanca tavırlar tekrar dramatik hale geldi.
***
Türkiye’deki belirli politik ve bürokratik güçlerin, demokratik açılımları engelledikleri benim de paylaştığım bir eleştiridir. Ama, Hermann’in, - onunla birlikte çoğu Alman entelinin -üzerinde durmadığı asıl belirleyici olgu, ekonomik sistemdir. Emperyalist Batıyla içiçe girmiş olan Türkiye ekonomisi, halkın yüzde yetmişinin aleyhine işlemektedir. Demokrasiye ve insan haklarına yönelik, kökü emek-sermeye çelişkisine dayanan asıl “engeller”, söylenenin aksine, Batının işine gelmektedir ve Batı tarafından içten içe desteklenmektedir. Türkiye’deki dışa bağımlı hakim güçlerin/ burjuvazinin ve onlarla aynı telden çalan Hermann’ın görmek ve göstermek istemediği olgu, kimlikler (Kürtçülük, Tarikatçılık vb.) politikası yapmanın, son çözümlemede, bu emek-sermaye çelişkisinin üstünü örmeye yarayan bir kuru - ama ortalığı toza dumana boğduğu için gerçek yarayı görmeyi engelleyen - „gürültü“ olmasıdır. (Yıllarca süren türban tartışması, bunun çok tipik bir örneğiydi).
Sözkonusu yazısında Hermann, Turgut Özal’ı, Kürtler ve İslamcılar konusunda yaptığı olumlu atılımlar nedeniyle övmekte, ama onun „etik kaygı taşımadığı“nı söylemeden de edememektedir.
Sadece ekonomik çıkar kategorileriyle düşünen, “Ben zengini severim!” diyen ve Hermann’ın bile tesbit ettiği gibi etik kaygıları olmayan birinin, Türkiye halkının büyük bölümünü oluşturan yoksul insanların yararına olacak atılımlarda bulunması, yani emek-sermaye çeliskisine dokunması mümkün olabilir miydi? Onun da zaten böyle bir bilinci ve niyeti yoktu, „yapısı“ gereği de olamazdı.
***
27.03.2004 tarihinde, FAZ’da yayınlanan ve Almanya’daki bazı (Alman) entellerde ve taşeron İslamcı idoologlarda büyük ilgi uyandıran bir başka yazısında, Hermann, Fethullah Gülen’i övmekte, onun, bir diyalog insanı, büyük ağırlığa sahip olan bir „Aklın/ sağduyunun sesi“ (die Stimme der Vernunft) olduğunu söyleyebilmektedir. Ona göre, Gülen, Türkiye dışında da, terör çukuruna düşmeyip dialog köprüsü arayanlar arasında da sesini duyurabilmelidir. Hermann, Fethullah Gülen’in, dini, diyalog adına yaşamın dışına itip hapsetmediğini, dinde, tüm bilimsel ilerlemenin ötesinde hala en etkili bir enerji bulunduğunu gördüğünü, bunun da insanların yaşamını şekillendirdiğini, değerlerini belirlediğini ve medeniyetler yarattığını söylüyor.
Bir Alman entelinden, ABD destekli bir dinsel söylemin akıl/sağduyu kaynağı (veya „aklın sesi“) olduğunu duymak, deyim yerindeyse, insanlık tarihinin acımasız ve „sürtük“ olduğu kadar, iğrenç ve gülünç bir cilvesi olsa gerek!
***
Reiner Hermann’ın Fethullah Gülen’i övdüğü yazılara bir örnek de, aynı gazeteye 09 Ekim 2008’de İstanbul’dan yazdığı, „İnsana hizmet etmek“ (den Menschen dienen) başlıklı yazısıdır. Yazı, „Fethullah Gülen’in Türk hareketi, İslamla moderniteyi birleştirmektedir“ altbaşlığını taşıyor. Bu yazıda da, Hermann, hiçbir eleştiriye yer vermeyen bir özdeşleşmeyle Fethullah Gülen övgüsünü sürdürüyor. Tabii ki bu yazısında da asıl eleştiri okları, Fethullah Gülen’in gerçek değerini bir türlü kabul etmeyen Türkiye Cumhuriyeti’ne, daha doğrusu onu yöneten „Laik, Kemalist seçkinler kadrosu“na yönelmektedir. Hermann, Rick Warren gibi Amerikalı bir tarikat liderinin, Amerikan başkan adaylarını bile kilisesine çağırıp onlara vaaz verdiğini, böyle bir şeyin Türkiye’de büyük tepki göreceğini belirttikten sonra, Gülen gibi karizmatik ve etkili bir vaizin, Türkiye’de İslam devleti kuracağı korkusuyla Kemalistlerce ülkeden uzak tutulduğunu yazıyor.
Hermann’ın yazısındaki ilginç bir bölüm de, Almanya’daki Milli Görüş’le Gülen hareketini karşılaştırdığı satırlar. Milli Görüş’ün, Almanya’daki işçi kökenli Türkler’in örgütü olduğunu belirten Hermann, Gülen taraftarlarının, orta sınıftan, akademik kariyer sahibi kimseler olduğunu, hiçbir karşılık beklemeden „Allah rızası“ için ve – garantisi olmasa da (H. R‘in deyimi) – cennete gitmek umuduyla bu hareketin büyümesi uğruna çalıştıklarını söylüyor. Milli Görüş’ten farklı olarak, Gülen hareketinin Türkiye’nin demokratikleşmesi, orada çoğulcu bir toplumun kurulması için mücadele ettiğini ileri sürüyor. (Bir yandan bu yazıyı bitirmeye uğraşırken, diğer yandan da, şu anda, - 31.10.2009, saat 01.20 - Kanal Türk’te Yiğit Bulut’un programında Nazlı Ilıcak’ın Fethullah Gülen hareketini savunmasını izliyorum ve onun fikirlerinin, nasıl da Reiner Hermann’ın görüşlerine benzediğini hayretle tesbit ediyorum. Ilıcak da diğer (Türk) savunucular gibi, dönüp dolaşıp sözü yurtdışındaki okullarda yabancı çocuklara verilen Türkçe eğitime getiriyor, Bu temcit plavı savunma, bana hep, içi acı olduğu için dışı şekerli tabakayla kaplanan hapları hatırlatır).
Hermann’ın bu yazısındaki bir başka komik tezi de, Gülen hareketinin kurumsallaşmamış ve politika dışı bir hareket olduğunu iddia etmesi: „Bu hareket, politik iktidar yoluyla ‚daha iyi bir toplum‘ yaratmak istemiyor. İstediği, toplumun içine girerek eğitim ve hoşgörüyle insanlara hizmet etmektir.“
(Haklıya haklı: Gülen hareketinin ‚daha iyi bir toplum‘ yaratmak istemediği doğrudur. Bence de zaten asıl sorun budur! M.Ş’nun notu).
***
Reiner Hermann’ın saçmalamalarını üç örnek yazısı aracılığıyla uzun uzun verdim ki, okuyucularım, asla istisna olmayan bu oryentalist söylemi ana hatlarıyla tanıyabilsinler. Bunu yaparken de yazım iyice uzadı.
Burada kesiyorum. Gelecek hafta, bu yazım için okuyuculardan gelecek – ki Odatv’de yayınlanan yazılar, hatta bazen makalenin kalitesini bile aşabilen okuyucu yorumlarıyla bütünlük içinde değerlendirildiklerinde bir anlam kazanıyorlar – yorumları da dikkate alarak, Reiner Hermann ve benzerlerinin Fethullah Gülen aşkının muhtemel nedenlerini irdelemeye çalışacağım.
KÖR NOKTA KÖŞESİ:
Acaba, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İsrail’le sürtüşmesi, Yeni Osmanlıcılığa genel destek amacı taşıyan gizli bir planın gereği olarak bir çeşit tiyatro mu?, yoksa, İsrail’in Türkiye’de benim (bizim) bilmediğim(iz) ergenekonvari faaliyetleri mi var(dı) da devlet, Başbakan Tayyip Erdoğan kişiliğinde bunun üzerine (mi) gidiyor?
>Kaynak Odatv

25 Ekim, 2009

ABD’nin model ortaklığı ile girilen parçalanma süreci / Mehmet Ali Güller

Türkiye, 19 Ekim 2009’de tarihi bir güne sahne oldu!
Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla, Mahmur ve Kandil’den iki “Barış grubu” Türkiye’ye döndü. Silopi’de 34 kişi için düzenlenen törenler, televizyonlardan canlı verildi. Televizyonlara yansımayan ayrıntıları da gazetelerden öğreniyoruz:
Devlet töreniyle karşılama
Şırnak Vali Yardımcısı Abdullah Akdaş başkanlığındaki bir grup “sivil” yetkili tarafından “hoş geldiniz” denilerek karşılanan 34 kişilik grup, sınır kapısının 200 metre ilerisindeki Tarım İl Müdürlüğü binasına götürülmüş. Önceden hazırlanmış odalara yerleştirilen grup, sağlık kontrolünden geçirilmiş. Dört özel yetkili savcı, ifadeleri saat 21:00’de almaya başlamış ve saat 02:00’de tamamlamış. Kişi başı 7 dakika süren ifade alma işlemleri sırasında, dışarıda da sürekli ambulans bulundurulmuş. Öğreniyoruz ki, savcılar ve hakim, 34 kişinin tutuklanmaması için her türlü hukuki yardımı yapmış. Ki zaten gözaltı olmaması için de, mahkeme direkt Habur Sınır Kapısı’nda kurulmuştu. Savcılar, sorguladıkları isimleri, “sayın Öcalan” ve “önderlik” ifadelerini kullanmamaları konusunda ikna etmeye çalışmış. Sorgulamada bu ifadeleri özellikle kullanan beş kişi, “mecburen” örgüt üyeliği suçundan tutuklanmaları istemiyle mahkemeye sevk edilmiş. Savcılık ayrıca, mahkemeye “talepte bulunmamalarına rağmen bu kişilerin etkin pişmanlıktan yararlanabileceğini” anımsatmış. Hakimin, avukatlara yönelik, “Suça konu kelimeler kullanılmasın. Üsluplara dikkat edilsin. Bu kritik süreçte, kimse zor durumda kalmasın” uyarısının ardından, beş kişi, hakimlik ifadelerinde “önderlik” kelimesini kullanmamış. Beş kişiden bazıları, “Sayın Öcalan” ifadesini sorgusunda da kullanmakta ısrar etmiş. Ancak, hâkim bu ifadeleri tutanağa geçmemiş! Böylece yüzlerce kişiyi çok daha hafif eylemlerden tutuklayan yargı beş kişiyi serbest bırakmış! (Milliyet, 21 Ekim 2009)
AKP-PKK pazarlığında DTP arabulucu
Öte yandan hükümet, ifadelerin alınmasından önce avukatlara ve DTP eşbaşkanı Ahmet Türk’e şu mesajı iletmiş: “İfadelerde ‘Hükümetin demokratik açılım projesine destek için buraya geldik’ cümlesinin yer alması zorunlu. Pişmanlık Yasası’nın uygulanmasını istememelerine karşın, ifadelerinde böyle bir vurguda bulunmaları halinde Pişmanlık Yasası kapsamında değerlendireceğiz”. Grup, “Öcalan’ın talimatıyla geldik” ifadesinde ısrarcı olmuş. DTP’li Emine Ayna da “Öcalan’In talimatıyla geldik vurgusu kesinlikle olmalı. Hükümetin talebinin karşılanıp karşılanmayacağına da kendileri karar versin” tezini savunmuş. Ahmet Türk ise “Her iki vurgu da ifadede yer alsın” önerisi getirmiş. Hükümetten, “olumlu” yanıt gelmesi üzerine Ahmet Türk, geceyarısı Habur’a gitmiş ve avukatlarla görüşmüş. “Dmokratik açılıma destek vermek amacıyla ve Öcalan’ın talimatı doğrultusunda Türkiye’ye geldik” ifadesi üzerinde mutabakat sağlanmış. Böylece 5 kişi de serbest kalmış. (Hürriyet, 21 Ekim 2009)
Hürriyet gazetesinin aktardığı bu ayrıntılara göre aslında AKP ile PKK koyu bir pazarlık yapmış; bu pazarlıkta da DTP arabuluculuk görevi görmüştür!
Kaldı ki, MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural da, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün 17 Ekim günü gizlice buluştuklarını ve Kuzey Irak’tan gelecek grubun girişinin organizasyonunu yaptıklarını açıkladı!
AKP, Öcalan’la pazarlık yaptığını itiraf etti
“Barış grubu” meselesi, Abdullah Öcalan’ın 9 Ekim 2009 günü avukatlarıyla yaptığı görüşmede ortaya attığı bir çağrıydı. Öcalan, açılımın önünün tıkandığını, tıkanıklığın da PKK’nın göndereceği iki “barış grubu”yla aşılacağını savunuyordu.
Ancak İçişleri Bakanı ve Açılım Koordinatörü Beşir Atalay, 20 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Eve dönüş, demokratik açılım sürecinin bir safhası, planın bir parçasıdır” dedi.
İçişleri Bakanı Atalay’dan sonra, Başbakan Erdoğan da Meclis grubunda yaptığı konuşmada aynı şeyi söyledi: “Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Bu bir umuttur. Türkiye’de iyi, güzel şeyler, umut verici gelişmeler oluyor. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Şu anda bu, bir milli birlik sürecinin, bir demokratik açılım sürecinin, bir kardeşlik projesinin gereği olarak atılmış bir adımdır”.
Öcalan’ın çağrısının aslında AKP’nin açılımının (aslında ABD’nin) bir parçası olduğunu böylece öğrenmiş olduk!
Baykal: PKK’ya kolaylık, Ergenekon’da ise adaletsizlik
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise gelişmeleri “Bu bir Türkiye projesi değildir. Bu bir AKP, PKK ve DTP projesidir” diyerek yorumladı. Baykal, CHP grup toplantısında şu önemli değerlendirmeyi yaptı: “Artık resmen görülmüştür ki, İmralı’dan gönderilen yol haritası uygulamaya konulmuştur. Birileri bu senaryoyu yazdı. Sahneye kim ne zaman girecek, hepsi belli. İstediğiniz kadar siz ‘Terörü muhatap almıyoruz’ deyin. Muhatap aldılar bile. Niçin indiler onlar? Kendi takdirleriyle mi indiler? Elçi olarak, ellerinde mektupla geliyorlar. ‘Artık silahla bu iş olmayacak’ diye gelmiyorlar. Müzakereye geliyorlar, teslim olmaya değil, teslim almaya geliyor. Gelen PKK’lıları izzet ikramla ağırlıyorlar. Ergenekon’da bu ülkenin dürüst, namuslu gazetecilerini, profesörlerini, aydınlarını neyle suçlandıklarını bile bilmeden yargılıyorlar. Bu adaletsizliğin sona ereceği günler yakındır, hiç merak etmeyin.”
Bahçeli: Proje’nin asıl sahibi ABD’dir!
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de, gelişmeleri “PKK Türkiye’ye değil, AKP PKK’ya teslim oldu” şeklinde yorumladı. Meclis grubunda konuşan Bahçeli, Baykal’dan farklı olarak esas adresi, yani ABD’yi de telaffuz etti: “Bu alçaklık tablosu, Başbakan Erdoğan’ın eseri ve sözde açılımın tipik sonucu. Başbakan’ın sebeplendiği bu yıkım projesi, İmralı canisinin, terör örgütünün Kandil’deki kadrolarının, etnik bölücü mihrakların Barzani ve Talabani’nin etrafında kenetlendiği, Türkiye’ye kefen biçme projesidir. Türkiye’nin bölünmesi için PKK’ya ihtiyaç kalmadı. Başbakan bu projeyi gönüllü olarak okyanus ötesinden teslim aldı. Ayrıntıları görüşmek üzere de 29 Ekim’de başaktörle buluşacak.”
Bahçeli’nin projenin asıl sahibi olarak ismini telaffuz ettiği ABD de, 20 Ekim günü süreci desteklediğini açıkladı. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ian Kelly, “Türk müttefiklerimizin, PKK sorunuyla başa çıkmada gösterdiği çabaları destekliyoruz” dedi. “Başa çıkmada” nasıl bir ifadeyse artık…
20 Ekim’de yapılan ve 7 saat 40 dakika süren MGK toplantısından çıkan açıklama da dikkat çekiciydi. “demokratik açılım” ifadesinin yer almadığı açıklamada, “terörle mücadelenin kararlılıkla süreceği” belirtildi.
Değerlendirme
ABD’nin planı, hızla uygulanıyor. Aktörler, “2009 kritik yıldır” saptamasına uygun şekilde hareket etmektedir:
1.. AKP, ABD planına uygun şekilde Öcalan’la ittifak halinde yola devam etmektedir. AKP, Öcalan’ın çağrısıyla eve dönüşü, açılımın bir aşaması olarak tarif etmektedir.
2.. DTP, AKP ile PKK arasındaki arabuluculuk görevini başarıyla sergilemektedir. Sorguda yer alacak ifadelerin pazarlığı ibret vericidir. Öte yandan ilk olarak 14 Ocak 2000 tarihinde, bir Avustralya radyosunda “Sayın Öcalan” diyen Recep Tayyip Erdoğan, 9 yılda hukuku istediği noktaya getirmiştir!
3.. “Barış grubu” beklendiği dönemde Cengiz Çandar-Hasan Cemal-Soli Özel üçlüsünün Kuzey Irak röportajları, Barzani ve Talabani’nin açıklamaları, kamuoyu imalatında değerlendirilmiştir. Barzani, “Bağımsız Kürdistan” özlemi içinde olduğunu ifade etmiştir.
4.. Eve dönüş törenleri, Türk milleti üzerinde yoğun bir psikolojik savaş uygulandığını göstermektedir. Devlet töreniyle (Vali Yardımcısı başkanlığında) ve “sivil” karşılama, devlet dairesinde (Tarım İl Müdürlüğü) ağırlama, grubu “barış grubu” olarak günlerce kamuoyuna algılatma, gerilla kıyafetleriyle sınırdan giriş, DTP’nin Silopi töreni, Öcalan posterleri, sloganları… 10 yıl önce Öcalan’ın teslim alınırkenki aciz görüntüsünün yerini, 10 yıl sonra, “zafer kazanan gerilla” görüntüsü almıştır!
5.. CHP ve MHP lideri, sürece itiraz etmeye devam etmektedirler. Bahçeli, bir adım daha ileri çıkarak, planın asıl adresinin ABD olduğunu telaffuz etti. Bu doğru bir çizgide muhalefet etmek için çok önemlidir.
6.. Erdoğan’ın “İsrail karşıtı” imajı, AKP’ye “Kürt açılımı” nedeniyle tepki göstermesi beklenen kesimleri beklenildiği gibi frenledi. Sonuç
AKP, ABD’nin BOP’u gereği, Balkanlar’dan (Davutoğlu’nun Bosna Açılımı) Kafkaslar’a (Ermeni açılımı) ve Ortadoğu’ya (İran karşıtı Arap-Sünni ittifak açılımı) kadar tempolu bir şekilde görevini sürdürmektedir. Bu görev, Başbakan Erdoğan’ın defalarca ifade ettiği ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı olmasından kaynaklanmaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la imzaladığı “2 sayfalık 9 maddelik” gizli anlaşma, bu sürecin ana hatlarını belirlemişti.
AKP’nin son dönemde çizdiği “İsrail karşıtı imaj” da ABD’nin revize ettiği BOP’u gereğidir. Washington Bush dönemindeki “düşman İslam” siyaseti yerine, Obama döneminde “ortak İslam” siyasetini uygulamaktadır. Bu durum ABD’ye, İsrail’in “geçici olarak” frenlenmesini, İran’la düşmanlık politikalarının gevşetilmesini, Türkiye’ye Tahran’ı da izole etmeyi hedefler şekilde Arap-Sünni ittifakı kurdurulmasını gerektirmektedir. Böylesi bir ittifakla, hem “Kukla Devlet”e karşı ortak çıkarları olan Türkiye-İran-Suriye olası denklemi bozulmuş hem de Türkiye ile İran potansiyel düşman hale getirilmiştir. Doğu Avrupa’ya kurulması planlanan füze kalkanının yeni adresinin Türkiye olması bundandır. “Kukla Devlet” ABD’nin Büyük Ortadoğu Stratejisi’nde, Avrasya’ya hâkimiyetinin kilididir. BOP’un nihai başarısı buna bağlıdır. AKP’nin eli bu yüzden ekonomik olarak da güçlendirilmiştir ki; iç politikada rahat edebilsin. Ergenekon soruşturması da bu yüzden, yani iç politikada AKP’yi rahatsız edecek potansiyele sahip kuvvetleri tasfiye etmek için tertiplenmişti.
Türkiye ABD’nin “model ortaklığı” ile girilen bir parçalanma sürecini sessizce izlemektedir…
21 Ekim 2009

12 Eylül, 2009

Eylül Geceleri/Anneler I*

Yürek aşındıran karanlıkların gövdesinde
sabun kokulu ak-pak geceliklerinden başka sığınakları yoktu
ne baştaki yazmayı tutmaya
ne de iki yakayı bir araya getirmeye yarayan
titrek parmakları amçasız devinirken
Şu insan öğüten dünyada ana olacağıma
bozkırda kaya olsaydım diye diye direndiler
direniyorlar
direnecekler

dününe

bugününe

yarınına

selam olsun anne! ...

Gönül Hürriyet Aydın

*Aynı adlı oyundan

Sosyosomatik bir Maraz Olarak TÜRBAN - Mehmet Şekeroğlu

Yazıyı okumak için aşağıdaki veriyi tıklayınız. http://www.turkpolitika.com/mehmet-keromainmenu-39/2176?task=view

09 Ağustos, 2009

Iraklı Kürleri himaye, Türkiye'yi parçalar! - Mehmet Ali Güller

ABD düşünce kuruluşu olan “Uluslararası Kriz Grubu”nun raporu hemen tüm yayın organlarında “Iraklı Kürtler Türkiye’ye katılmak istiyor” başlığıyla yayınlandı.
En son söyleyeceğimizi şimdiden söyleyelim. Bu rapor yalandır!
ABD’nin bu raporu, bir sonucu değil, bir niyeti beyan eden, bilimsel olmayan bir “kağıt parçası”dır.
“Kukla Devlet” nasıl yaşar?
Raporun hangi hedefle hazırlandığını anlamak için şu soruyu sormamız ve yanıtını vermemiz gerekiyor: ABD’nin Irak’ın kuzeyinde inşa ettiği ve resmiyete büründürmeye çalıştığı “kukla devlet” nasıl yaşar?
ABD askerleri 1 Temmuz itibariyle şehirlerden çekilmeye başladı. 2011’e kadar çekilmeyi tamamlayacak. Bu süreç içerisinde 30-35 bin kadar askerini de Irak’ın kuzeyinde konuşlandıracak. Ancak ABD eni sonu bu bölgeden tasını tarağını toplayıp mecburen gidecek. Yenilerek gidecek!
Peki ABD bu bölgeden gittiği zaman, “kukla devlet” nasıl yaşayacak? Denize bağlantısı olmayan, güneyden Irak, batıdan Suriye, doğudan İran ve kuzeyden Türkiye ile kuşatılan bir devletçik nasıl yaşar?
“Kukla devlet”, Türkiye himaye ederse yaşar!
Kukla devletçik, bölgesel kuvvetleri açısından ya İran ya da Türkiye’nin himayesinde yaşar ancak. İran’ın gerek ABD ile ilişkileri nedeniyle, gerekse Şii nüfuzu bakımından ABD’nin böylesi bir projesine mahkûm kalamayacağı görülüyor. Dolayısıyla sorumuzun aslında tek yanıtı var. ABD’nin kukla devletçiği ancak ve ancak, Türkiye himaye ederse yaşar!
1986 yılında ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Taft tarafından Özal’a getirilen ve dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ tarafından reddedilen plan, aslında budur.
ABD, o tarihten bu yana (aslında proje 60’larda başlıyor) “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını pişirip pişirip Ankara’nın önüne getiriyor. Özal’dan bu yana Türkiye’yi yöneten hemen her hükümet bu plana onay vermiştir. Çillerli, Tayyip Erdoğanlı dönemler, ABD planlarının ivme kazandığı dönemler olmuştur.
Ancak, Org. Necdet Üruğ, Org. Necip Torumtay, Org. İsmail Hakkı Karadayı, Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu gibi Genelkurmay Başkanları da, bu planın Türkiye’yi parçalanmaya götüreceğini görerek ve saptayarak, plana direnmiştir! TSK bugünkü komuta kademesiyle de bu plana direnmektedir, direnmeye devam da edecektir! TSK bu uğurda Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i bile şehit vermiştir!
Nitelikli Sanayi Bölgesi aldatmacası
ABD’nin eski Ankara büyükelçilerinden Pearson’un, “Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusu tek bir ekonomik bölge olsun” sözleri; geçen haftalarda, kıdemli istihbaratçı Prof. Henry Barkey’in, ABD’nin “Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu ve Kuzey Irak’ı kapsayacak bir Nitelikli Sanayi Bölgesi’nin kurulmasını” önerebileceğini açıklaması; AKP’nin çıkardığı “Kalkınma Ajansları” ve “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” da bu himaye planının ekonomik altyapısını oluşturuyor.
Ankara’ya Kerkük havucu
ABD Raporu, “Türkler böylece Kerkük’e dolaylı sahip olacak” şeklinde de havuç sunuyor! ABD aynı havucu 1. Körfez Savaşı sırasında da sunmuştu. Hatta Özal, “bir koyup üç alacağız” diye formüle etmişti ABD havucunu… Ancak Türkiye, üç koyup, bir bile alamamıştı! Kamuoyu imal etmek maksatlı bu raporlarla, hep Musul-Kerkük kartları, hep petrol kozları dile getirilir.
“Irak’ın siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” korunmalı
“Türkiye’nin Irak’lı Kürtleri himaye etmesinde ne sakınca var?” diye soranlarınız olabilir… “Ne güzel, petrolü de denetimimize alırız” diyenleriniz de vardır belki…
Iraklı Kürtleri himaye edecek bir Türkiye bölünür, parçalanır!
Iraklı Kürtleri himaye edecek bir Türkiye, bölgenin ikinci İsrail’i olur!
Iraklı Kürtleri himaye edecek bir Türkiye, Türklerle Arapları düşman yapar, ABD’ye daha kolay lokma yapar!
Kuzey Irak Türkiye’ye girer; özerk yapı, federasyon, konfederasyon, o model, bu model derken, en sonunda bölünme, parçalanma olur!
Bölgede haritalar bir değişmeye başladı mı, ardı arkası kesilmez maalesef!
O bakımdan Türkiye, en baştan kırmızı çizgi ilan ettiği “Irak’ın siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” formülüne sahip çıkmalıdır! 9 Temmuz 2009

05 Ağustos, 2009

“Kürt açılımı” değil, ABD’nin kukla devleti! - Mehmet Ali Güller

Hürriyet Gazetesi’nin en liberal yazarı Cüneyt Ülsever de yazıyor artık; “Kürt açılımı değil, Kuzey Irak açılımı” diye… Önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi, daha da somutlaştırırsak, “Kürt açılımı değil, ABD’nin kukla devleti”!
Tekrar olacak ama altını çize çize bir kez daha yazalım: AKP’nin “Kürt sorunu”nu çözmek diye bir derdi yok. AKP, ABD’nin planlarına göre konumlanıyor.
Nedir o plan? Emperyalizm deri değiştirdi
ABD, Bush’lu dönemde BOP konusunda istediği oranda ilerleyemedi, hatta yer yer yenilgiler aldı. “Biraz zenci, biraz Müslüman, biraz Hüseyin” olan bir başkanla emperyalizm deri değiştirdi. Washington “Vision 2020”ye devam edebilmek için BOP’ta revizyon yaptı: Irak yerine merkeze Afganistan-Pakistan hattını aldı. ABD, Irak’tan çekilirken de, 1992’de 36. paraleli çizerek inşasına resmi olarak başladığı kukla devletini yaşatacak bir yol izliyor.
Nedir o yol?
“Türkiye himayesinde Kürdistan Planı”
Türk-Arap-Pers kuşatması arasındaki Kürtlerin “bağımsız bir devlet” kurabilmeleri jeopolitik nedenle de mümkün değil. (Örneğin ABD, kukla devleti Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açma planını, “Kamışlı Ayaklanması” ile başaramamıştı!) ABD’nin kukla devletini yaşatabilmesi için Türkiye’ye ihtiyacı var. Türkiye’nin himaye ettiği, resmi ilanına itiraz etmediği, ekonomik olarak beslediği, petrolüne geçit verdiği bir kukla devlet yaşayabilir ancak bu coğrafyada.
İşte olan biten de aslında budur. Yani ABD kukla devleti yaşatmak için, Ankara’nın önüne “Türkiye himayesinde Kürdistan Planı”nı getiriyor. (Planın tarihiyle ilgili yazılarımıza Oda Tv’nin arşivinden ulaşabilirsiniz)
Washington, planı Türkiye’ye kabul ettirebilmek için de Türkiye’nin önüne iki “havuç” koyuyor:
1. PKK’nın tasfiyesi (“PKK’nın tasfiyesi” gündemde olsa bile ABD, PKK’dan hiçbir zaman tam olarak vazgeçmeyecektir. Bu konuyu bir başka yazımızda analiz edeceğiz.)
2. Kuzey Irak petrolleri
Havuçları yememekte ısrar eden Türkiye’ye gösterilen sopalar nedir peki?
1. Washington, 1986’dan beri Ankara’ya şu mesajı veriyor: “Ya Türkiye kukla devleti himaye edecek, ya da kukla devlet Türkiye’ye rağmen kurulup Türkiye’yi bölecek!”
2. Washington, 1999’da teslim ettiği Apo’ya rağmen, dönem dönem PKK’yı palazlandırıp saldırtarak, Ankara’ya sopa gösteriyor.
3. Washington, siyaseten önünü açtığı DTP’yi Ankara’ya karşı sopa olarak kullanıyor.
PKK ve DTP’nin Washington açısından bazen sopa bazen havuç olarak kullanıldığını da dikkatinize sunuyoruz. (Bölge tarihini incelediğinizde göreceğiniz ilk çıplak gerçek şudur: 20. yüzyıl boyunca önce İngiltere, sonra da ABD “Kürtleri” kullanmış, silahlandırmış, ayaklandırmış; işler ters gidince de yüzüstü bırakıp kaçmıştır.)
Havuçları yedirtmek için uygulanan yöntemler nelerdir peki?
1. Türk Devleti 1999’da AB kapısına bağlandı. Böylece Türkiye’nin Avrasya’ya yakınlaşması engellendi, Atlantik bağı korundu, üye olabilme ihtimali üzerinden alınan tavizlerle zayıflatıldı, devleti devlet yapan kurumları birer birer ortadan kaldırıldı, özelleştirmelerle ekonomisi çökertildi.
2. ABD “hedef ortaklığı” yapacak uygun bir partiyi (AKP’yi) 2002’de yola çıkardı.
3. Ergenekon tertibiyle sürece direnen milli kuvvetler ve en başta Türk Ordusu, dalgalarla “sürekli saldırı” altında tutuldu.
4. “Kürt meselesine karşı Ermeni meselesi; Ermeni meselesine karşı Kıbrıs meselesi” denklemleriyle, Türk Dış Politikası “kontrol altına” alındı. Bu durum da millete “stratejik derinlik” diye yutturuldu!
Türklerin ve Kürtlerin tarihi görevi
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2009’u “Kürt meselesinin çözüm yılı” ilan etmesi, “tarihi fırsat”ın bulunduğunu belirtmesi; Başbakan Erdoğan’ın “Kürt açılımını başlattık” mesajları, Washington’un planının sadece izdüşümüdür!
Hükümetin “Kürt açılımı”nı bir türlü somutlaştıramaması, deyim yerindeyse “açılımı” bir türlü “açamaması” yukarıda özetlediğimiz planın içeriği gereğidir. Bu planı “açılım” diye yutturamayacaklarından, alıştıra alıştıra enjekte ediyorlar topluma…
Önce modeller sürdüler piyasaya…
PKK İspanya ve İskoç modellerini, DTP Kosova modelini, AKP de Cezayir modelini önerdi! Ancak tüm modellerin aslında ABD modeli, yani “ayrılık modelleri” olması ve AKP’yi zayıflatması nedeni ile isim değişikliğine gittiler.
Sorunu çözmek için öyle bir “Türkiye modeli” uygulayacaklarmış ki, dünya örnek alacakmış! Sorunun iki çözüm modeli var:
1. “Ayrılık” hedefli ABD modeli
2. “Birlik” hedefli Kurtuluş Savaşı modeli
85 yıl önce sınanmış “Kurtuluş Savaşı modelinde ısrar etmek, Türklerin ve Kürtlerin tarihi görevidir!
31 Temmuz 2009