Translate

16 Kasım, 2011

SU ve YOLCU


Öksüz aşklar kitabesinden...

Binlerce yıl önce,
tıpkı bugünlerde olduğu gibi, karanlık bir fırtınanın estiği
aydınlık avcılarının
aydınlık açan çiçeklerin peşine düştüğü bir elde
yolları kesişen, yatağına sığmayan yeni yetme çılgın Su
ve temkinli Yolcu'nun öyküsü bu:

Evet, binlerce yıl önce, tıpkı bugün gibi, bütün değerlerin yerle bir edildiği günler içinde
kesişmiş, çılgın Su'yla temkinli Yolcu'nun yolları!

Yolcu, gizli-saklı bir tenhada yüreğini dillendirmiş:
Sen... hep sen, ne yapsam nereye baksam sen! ...
Su, kendi gibi sanmış- yanılmış!
Oysa, Yolcu'nun amacı
yunup yıkanmakmış koynunda.
...
ve günün birinde
Yolcu, seni seviyorum, ama... demiş,
su akıp gitmiş.

Yolcu olduğu-kaldığı yerde, uymuş düzene
keyfi yerinde...
Günlük yaşamın alaca kalabalığı arasında
ağarmış yıllar...

Ve nihayet elenecek un kalmayıp, elek duvara asılınca,
kulak vermiş yanıbaşında akıp bitmekte olan yaşamın fısıltısına:

Biraz coşku,
biraz heyecan,
anlarsın hani
gizli-saklı
bir kez daha yaşanmalı
Güneş batmadan!

Yolcu, düşmüş ağlara...
ve derinleşmiş yatağında
hala aynı coşkuyla akan Su'ya
ulaşmış birkaç tuşa vurunca!

Su, olan-biteni anlamak için soluklanmış...
Ne yapsaymış şimdi?!
Aynı suda iki kez yıkanılamayacağını
nasıl anlatsaymış!?

Bundan sonrası karanlık-
ama rivayet olunur ki, kırk gün-kırk gece davullar çalmadığına,
gökten elma yağmadığına bakılırsa
Yolcu olmuşuyla kalmada,
Su gönlünce akmada, hala...

gha - Ekim 2011 Berlin

03 Temmuz, 2011

SUYA -SABUNA DOKUNMAMANIN AÇILIMI... - Gönül Hürriyet Aydın

18 yıl önce bugün, Sivas'da dinci yobazlar, otuzdört aydın ve üç emekçiyi canlı yayın eşliğinde; dünyanın gözleri önünde yaktılar.

Bugün Recep Tayyip Erdoğan'ın polisi ("Benim polisim" Recep T. Erdoğan) bu kara günü anma/anımsatma etkinliğini de -şiddetle- engelliyor.

A+BD destekli Recep Tayyip Erdoğan ve onun polis devleti, her türlü demokratik hak arama yoluna karşı olmaktan başka; partisinin tabanını oluşturan bu yobazların yüzüne ışık tutulmasını; partisinin "şeiratın odağı" olduğu gerçeğinin tekrar gündeme gelmesini istemiyor elbette...

Onu anladık, onun ne mal olduğu ortada!! Sorun o malı halka anlatamamak ya da anlatmamakta kilitleniyor...

Anlatılmıyor...

Kof bir gürültünün uğultusu egemen, halka ulaşabilecek her olanağa!!

Bir-iki gerçek... uğultunun girdabınca yutuluyor.

Bu bağlamda olanlara -benim işime yaradığı sürece yapılan her şey demokratiktir yaklaşımıyla- sessiz kalan iki yüzlü siyasete de siyasetçiye de; sazana da sızana da söylenecek söz yok...

Benim sözüm, dik durmakla bükülmek ikileminde lay-lay-lom yapanlara:

Biliyor musun (Bildiğini biliyorum!)18 yıl önce bugün bu ülkede/ülkende aydın, sanatçı, işçi- çocuk; 37 insan, -dindar deği- DİNCİ yobazlar tarafından canlı-canlı yakılarak öldürüldü...*

Bir şey daha:

Suya-sabuna dokunmamanın açılımı, kirliliktir/pisliktir!!

* Bu yobazların/dincilerin ipi dün olduğu gibi bugün de; Kelime-i Şahadet'ten; Hz. Muhammed'in Tanrı'nın kulu ve elçisi, olduğunu söyleyen bölümü; "dinler arası dialog"/Papa Johan Paul II, aşkına çıkartan; buna gerek olmadığını söyleyen Fethullah'ın elinde.

Fethullah bunu yaptı mı? Yani, Kelime-i Sahadet'ten; "Muhamed'in Tanrı'nın kulu ve elçisi" olduğunu söyleyen bölümü çıkardı mı? Çıkardı!! Bunu islam adına yaptığı/yapabileceği söylenebilir mi? Hayır.

Ne dersiniz, "dini bütün" Fethullah bunu niye yaptı?

Dindar değil DİN SİMSARI olduğu için. Önünde kapaklandığı, el-etek öptüğü, Papa Johan Paul II istediği için yaptı bunu, Fethullah...

Johan Paul II, ne istiyor, ya da nasıl tanımlıyor, dinler arası dialoğun amacını:

Bütün dünyanın hırıstiyanlaştırılması ve İsa'ya inanmasını sağlamak.

Bu durumda, Muhammed'in Tanrı'nın elçisi olduğu, Papa'nın söyledikleriyle çelişiyor... İşte bu noktada da, Fethullah sokuluyor devreye, ve elemine ediyor...

Neyi?

"ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlü”- Hz. Muhammed'i.

Kim için?

Papa- yani hırıstiyanlık için.

AYDINLIK AVCILARI - Gönül Hürriyet Aydın

Bağnazlık yeniden yapılanan dünyanın neden olduğu kargaşadan yararlanarak, birkez daha insanlık karşısında.

Din, dil ,ırk adına yapmadığı ve yapamayacağı kıyıcılığın olmadığını, akıttığı kanlarla kesinliyor.

Bunlardan biri yaşamın günlüğüne "Sivas Olayları" olarak yazıldı:

Sivas 2 Temmuz 1993

Aydınlık avına çıkan yüzlerce bağnaz/yobaz güpe gündüz, dünyanın gözleri önünde, kaleminden, şiirinden, sazından, sözünden ve de yüreğinden başka savunma aracı olmayan otuzyedi aydın ve üç emekçiyi yaktı.

Sorumlular, dil sürçmelerine sığınarak, hem olayı geçiştirmeye, hem de adlarının, yaşamın günlüğüne -serpilip gelişmelerine olanak sağladıkları- yabanıllarla birlikte yazılmasına engel olmaya çalışıyorlar.

Boşuna!

Peki biz?

...

Ses-soluk yok! Henüz daha olayın boyutlarını, içeriğini kavrayamamanın neden olduğ, şaşkınlık anını mı yaşıyoruz?... Değilse ne?

Ne bu yabanıllar ve ne de onlara kanat gerenler, "Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan" memleketi karanlığa gömemezler! Yeter ki -daha geç olmadan- bu suskunluktan sıyrılalım.

Yürü bire Hızır Paşa

Senin de çarkın kırılır

Güvendiğin padişahın

O da birgün devrilir.

Sivaslı PirsultanLAR

Temmuz 1994 Berlin

15 Mart, 2011

ÖLÜM FELSEFESİ - Nahit ÇETİNKAYA

Canlı varlıkların yaşamının başlaması ve sonlanması, insanoğlunun binlerce yıldır düşündüğü ve yorumlamaya çalıştığı olgulardır.

Özellikle ölüm, yüzyıllar boyu felsefede metafizik ve ontoloji alanlarında temel sorunlardan biri olmuş...tur.

Ölümün kaçınılmazlığı, insanı bu trajik talihsizliğin esrarengiz sırlarını doğaötesinde aramaya ve bir şekilde bunu felsefenin bir sorunsalı haline getirmeye yönlendirmiştir. ’’Nereden Geldiğimiz ve Nereye Gittiğimiz’’ ile söz konusu olan doğumla birlikte can ve ruh kazanan beden midir? Yoksa beden kazanan ruhun kendisi midir?

Hayati faaliyetleri duran bedenin ardından “ruh” dediğimiz şey yoluna devam mı etmektedir? Kısaca ölüm bir son mudur yoksa başlangıç mı? ... İnsanın ölüm düşüncesini şekillendiren, dünyaya geliş nedenine dair inançlardır. Bu inançlardan yola çıkılarak iki tür felsefe odağı oluşturulmuştur. Bunlar, yaradılış ve varoluş teorileridir.

İnsanoğlu bu teorilerden hangisine inanmış ise yaşam ve ölüm düşüncesi de bu inanç çerçevesinde şekillenmiştir. Yaradılış (Akıllı tasarım) teorisi dini esaslar çerçevesinde bir ölüm düşüncesi oluşturur ve insanın bir beden ve bir ruhtan oluştuğunu söyler.

Ölüm olgusuyla, bedenin yok oluşu ve ruhun ölümsüzleşmesi gerçekleşir. Bertrond Russell’in Batı Felsefesi’nde belirttiği gibi; “İlkin erdemlinin yeryüzünde ödüllendirileceğine inanılıyordu. Ama en erdemlilerin bile başına açılan dertler bunun böyle olmadığını gösterdi. Tanrı’nın adaletini kurtarmak, ölümden sonraki armağana ve cezaya inanmayı gerektirdi.”

Yaratılanın yaradana karşı şükran duyguları ve görev olarak algılanan ibadetin mükafaatı olan cennet vaadi ve insanların sonsuz güzel cennet yaşantı umudu ölümü kolaylaştırmakta, geçici kapının kapandığını, sonsuz kapının açıldığını ifade etmektedir. İnançlarının gereğini tam olarak yaşamış olarak huzur içinde gerçekleştiren bir ölüm, bu teorinin ulaşılacak son hedefi olarak görülmektedir.

Varoluş teorisinde ise ölüm, istekler gerçekleştikten ve yaşam zevkleri doyasıya tadıldıktan sonra ulaşılan mutlak sondur. Bu felsefe odağı, yaradılış felsefesinden daha iyimser bir bakış açısıyla bakar ölüme. Özgür insanın bilgeliğinin, ölüm üzerine değil de yaşam üzerine düşünmekte tezahür ettiğini söyleyen ve ölüm korkusundan ölüm düşüncesini zihinden atmak suretiyle kurtulunabileceğini söyleyen Spinoza gibi Leonarda da Vinci de iyi geçirilmiş bir günü keyifli bir uykunun izlemesi gibi iyi yaşanmış bir hayatın ardından mutlu bir ölümün geldiğini söyler ve ölüm korkusunun sefalet ve mutsuzluğun eseri olduğunu iddia eder.

Konu hakkında belki de ilk örnekleri sayılabilecek önermeleri Platon’da görebiliriz. Platona göre, esasında ölümle iç içe yaşamakta olan insanın, ölüm vakti geldiğinde isyan etmesi pek gülünçtür. Baldıran zehiriyle idama mahkûm edilen Socrates’in, korkusuzca hatta dingin bir şekilde ölümü karşılaması bu bağlamda çok önemlidir. Bilge ölümden korkmamaktadır. Çünkü ölüm bir felsefecinin tüm varoluşu boyunca anlamlandırmaya ve anlamaya çalıştığıdır.

Varoluş teorisi çerçevesinde materyalist düşünceye göre, insan varlığı öldüğü zaman tümüyle sona erer. Bedenin ölümden sonra gerçekleşen “ruhun ölümsüzlüğü” inancına şiddetle karşı çıkar. Bu dünyaya bir defa gelindiğini belirtir. Ölüm korkusunun aşılması gerektiğini vurgular. Kısacası yaşamın nedenini bilen insan, ölümün de nedenini bilir ve ölümden korkmaz.

İster dünyanın devingen ve dinamik hareket kaynağına ilişkin binlerce sorunun gölgesinde varoluş teorisine inanın, isterse her yıl hayata gözlerini yeni açan milyonlarca çocuğa üretim hatası mıdır İddiaları gölgesinde yaradılış teorisine inanın. Ama ölüm söz konusu olunca, nedeni ne olursa olsun, hangi yaşamın sonu olursa olsun ölüm, kaçınılmaz bir sondur.

Ancak her şeye rağmen “ Her Canlı Bir gün Ölümü Mutlaka Tadacaktır “ buyruğu çerçevesinde güzel bir yaşamın ardından güzel bir ölümün geleceğini düşünerek, Yunus’un ‘Yaratılanı Sevelim Yaratan’dan Ötürü’ söylemini unutmadan ve yazar Robin Sharma’nın dediği gibi, biz yaşayan insanlar olarak, “ellisinde ölüp, yetmişinde gömülenlerden” olmayalım.

Mutlulukla ve sağlıkla dolu bir yaşam dileklerimle…

Bu yazı bilim ve ütopya dergisinin ağustos 2010 sayısında yayınlanmıştır.

22 Aralık, 2010

AÇILIMIN YENİ AŞAMASI: DEMOKRATİK ÖZERKLİK - Mehmet Ali GÜLLER 20 Aralık 20120

ABD’nin AKP’ye uygulattığı ve nihai hedefi Irak’ın kuzeyindeki yapıyı da kapsayacak şekilde “Türk-Kürt Federe Devleti” olan “Kürt Açılımı”nda yeni bir aşamaya daha geçildi: Demokratik Özerklik! ABD, ikinci bir İsrail devleti olarak inşa etmek istediği “Büyük Kürdistan” için önce Irak’ı parçalamış ve “Güney Kürdistan”ı kurmuştu; şimdi sırada “Kuzey Kürdistan” var! ABD, Kuzey Kürdistan’ın inşası için hukuki planda Türkiye’ye “BM İkiz Sözleşmeleri”ni kabul ettirdi; askeri planda PKK’yı güçlendirmeyi ve TSK’ya karşı geliştirmeyi sağladı; kültürel planda toplumsal ayrışmanın zeminini yarattı; siyasal planda AKP üzerinden “Kürt Açılımı” uygulayarak, “Diyarbakır merkezli bölgesel özerkliğin” örgütsel inşasına harç sağladı. “Belediyeler Birliği”nden, “Eyalet Modeli” tartışmalarına kadar yapılan ve geliştirilen her “çözüm”, bu siyasal hedefin aşamaları oldu. Bu sürece direnecek kuvvetler de, başta TSK olmak üzere, bir dizi Ergenekon tertibi üzerinden adım adım etkisizleştirildi. DİYARBAKIR, AKP-BDP İTTİFAKIYLA, DEMORATİK ÖZERKLİĞE MERKEZ OLUYOR BDP’nin ilk kez, Öcalan’ın talebi üzerine, 19-20 Haziran 2010 tarihlerinde Diyarbakır’da yaptığı İl ve Belediye Başkanları toplantısında gündeme getirdiği “demokratik özerklik”, Türkiye’nin güneydoğusunu “özerk” hale getirmeyi hedefliyor. Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’un eşbaşkanlığını yaptığı Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından 19 Aralık 2010 tarihinde gündeme getirilen “demokratik özerklik” taslağında hedef şöyle çizildi: “Demokratik Özerklik, Kürdistan toplumunu, hukuki, öz savunma, sosyal ekonomik, kültürel, ekolojik ve diplomasi şeklindeki 8 boyutlu örgütleyerek siyasi irade yapıp Demokratik Özerk Kürdistan inşasını hedeflemektedir”. 1 BDP ve PKK’nın Demokratik Özerk Kürdistan diye hedeflediği oluşum, AKP’ye hükümet olabilmenin koşulu olarak sunulan hedefle birebir uyumludur: “Şu anda Amerika’nın da ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ var ya ‘Genişletilmiş Ortadoğu’, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez olabilir. Bunu başarmamız vardır”. 2 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “başarmamız gerek” dediği “Diyarbakır’ı merkez yapma” hedefi, işte BDP’nin dile getirdiği “Demokratik Özerk Kürdistan”ın merkezidir, başkentidir! DTK, DEMOKRATİK ÖZERK YAPININ KONGRESİDİR PKK ve BDP, DTK’nın bir model ve hedef olarak önüne koyduğu “Demokratik Özerklik” ile çok açık olarak, Ankara dışında ayrı bir otoriteyi, iktidarı hedeflemektedir: “Demokratik Özerklik’te siyasi yönetim, tabandan başlayarak köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle meclisleri, kent meclisleri biçiminde demokratik konfederal temelde örgütlenmesini yaparak üstte toplum kongresinde temsiliyetini bulur. Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, demokratik Türkiye cumhuriyeti parlamentosuna kendi temsilcilerini göndererek ortak vatan politikalarına dahil olur. Demokratik Özerk Kürdistan kendisini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahiptir. Ayrıca demokratik özerklik alanında farklı kimlikler de kendi sembollerini kullanır. Bu anlamda demokratik özerklik, Kürt halkının Demokratik Türkiye içinde yaşama iradesidir. Yani Kürt halkının siyasi statüsünü ifade eder. Demokratik özerklik ile asıl karar yetkisi köy, mahalle, şehir meclisi ve delegelerinindir. Her topluluk söz, tartışma ve karar yetkisini halk meclisleri ile yerine getirir. Katılımcı, çoğulcu, doğrudan halk meclisini esas alır”. 3 DTK, bu hedefle, aynı zamanda kendisini TBMM’ye delege gönderen, özerk bölgenin meclisi, kongresi olarak belirlemiştir! İlginçtir, DTK, Anayasa Mahkemesi DEHAP’ı kapatıp, Türk ve Tuğluk’u siyasal yasaklı ilan ettikten sonra, BDP’nin AKP’nin siyasal ve yasal desteğiyle kurduğu bir yapıydı. Öyle ki, siyasal yasaklı Aysel Tuğluk, avukat kimliği ile İmralı’da Öcalan ile görüşmüş ve AKP’ye aracılık yapmıştı! PKK, DEMOKRATİK ÖZERK YAPININ ÖZ SAVUNMA GÜCÜDÜR Demokratik Özerklik taslağında dile getirilen ve çok tartışılan “Öz savunma” konusu da, açık olarak, PKK’yı bu yapının askeri gücü yapmayı ilan etmektir: “Doğada kendini savunmayan hiçbir canlı yoktur. Öz savunma hem varlığına dıştan gelecek saldırıları hem de ahlaki ve politik toplum gerçekliğine karşı içten gelişecek tehlikeleri etkisiz kılmak için hava ve su kadar yaşamsal önemdedir. Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Öz savunma boyutu toplumlar için sadece bir askeri savunma olgusu değildir. Kimliklerini koruma, politikleşmelerini sağlama ve demokratikleşmelerini gerçekleştirme olgusuyla iç içedir. Öz savunma örgütlü topluma dayanır. Örgütlü toplum öz savunmasını en iyi yapan toplumdur. Tüm toplumlarda öz savunma varlığını korumanın olmazsa olmazıdır. Kürtler ilk işgalci ve istilacı güçlerin saldırısından günümüze kadar her türlü işgal ve saldırılara karı varlığını korumak için öz savunma içinde olmuştur. Demokratik özerklik statüsünün kabul edildiği koşullarda öz savunma askeri tekel olarak değil, toplumu iç ve dış güvenlik ihtiyaçlarına göre demokratik organların denetimi altında oluşturulabilinir. Şehir, kasaba, mahalle ve köyde yaşayan tüm halklar faşist, gerici ve soykırımcı saldırılara karşı bilinçli ve duyarlı olur, öz savunma esasında bu yönelimler karşısında toplumsal direnişi ifade eder. Öz savunma uluslararası sözleşmeler ve BM tarafından da tanımlanan bir haktır”. 4 TSK SAVAŞMA YETENEĞİNİ YİTİRMEKTEDİR Peki ayrı örgütlenme, ayrı meclis, ayrı yapı, ayrı devlet ile “ayrı” olmayı hedefleyen, kısacası Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ortadan kaldırmayı hedefleyen bu projeye karşı, anayasal görevi olan kurumların başında kim gelmektedir? Elbette TSK. Peki, Ergenekon tertibiyle adım adım etkisizleştirilen TSK şu anda ne durumdadır? 196 sanıklı Balyoz duruşması, işte bu koşullarda başladı. Muharebe koşulları bakımından düşünüldüğünde, 196 subayın “ölümü” muharebeyi neredeyse kaybettirir! İşte 196 subayını Balyoz soruşturmasıyla ABD’ye teslim eden TSK, maalesef neredeyse diz çökme noktasına gelmiştir. Genelkurmay, BDP’nin üniter yapıya rest çeken “iki ayrı dil” ilanına karşı bir kamuoyu bilgilendirme açıklaması yapmış ama AKP’den “asker kendi işine baksın” 5, BDP’den de “ayar verme çabaları komik görülüyor” 6 yanıtı almıştır! TSK’nın düştüğü bu durum, kuşkusuz, adım adım “mevzi” terk etmesinin neticesidir. Öyle ki, bu mevzileri vere vere, TSK görevini yapamaz hale gelmiştir. Ne acıdır ki, örneğin TSK’nın PKK’lıların peşine düşerek 1.5 kilometre “Irak Kürdistan’ı” sınırı içine girmesi, ABD’nin uyarısı üzerine AKP hükümeti tarafından durdurulabilmiştir! 7 TSK, savaşma yeteneğini adım adım yitirmektedir. KAYNAKLAR: 1 ANF, 19 Aralık 2010 2 Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004 3 ANF, 19 Aralık 2010 4 ANF, 19 Aralık 2010 5 Vatan, 17 Aralık 2010 6 www.haberturk.com, 18 Aralık 2010 7 Taraf, 16 Aralık 2010 www.maliguller.blogspot.com www.odatv.com

14 Haziran, 2010

ERDOĞAN, İSRAİL SÖYLEMİYLE MİLLETİN GAZINI ALIYORMUŞ

Mehmet Ali Güller 14 Haziran 2010

Meğer Erdoğan, İsrail karşıtı söylemleriyle sadece milletin gazını alıyormuş… Meğer eksen kaydığı da yokmuş; AKP, CIA Teorisyenlerinin teorisi doğrultusunda hareket ediyormuş…

Bu bir itiraf…

“Davos’da drama” başlıklı yazımızdan beri onlarca defa tekrar etme pahasına altını çizdiğimiz bir gerçeğin itirafı:

Erdoğan’ın, toplantıyı terk ettikten sonra koridorda, “Ben Perez’e değil, aslında moderatöre ‘one minute’ dedim” sözlerinin itirafı… Erdoğan’ın, mayınlı arazilerin satışına karşı çıkanları Yahudi düşmanlığı ile suçlamasının itirafı… Erdoğan’ın Gazze Konvoyu sonrası çıkardığı “gürültü”ye rağmen, boynunda asılı Yahudi Cesaret Ödülü olan Davut Boynuzu’nu hâlâ taşımasının itirafı... Fetullah Gülen’in Gazze Konvoyu konusunda AKP’ye verdiği “ayar”ın itirafı…

İtiraf AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’ten geldi. Eski Bakan Çelik’in itirafına göre meğer Başbakan antisemitizm artmasın, milletin gazı alınsın diye yüksek perdenden İsrail karşıtlığı yapıyormuş!

Gelin yoruma yer bırakmayacak açıklıktaki bu sözlere yer verelim şimdi. Bakın AKP sözcüsü Hüseyin Çelik Milliyet’ten Devrim Sevimay’ın sorularına ne yanıt veriyor:

Hüseyin Çelik: “Türkiye’de antisemitizmin bir geçmişi var. Fakat bizimle birlikte antisemitizm falan yok. Aksine bakın Sayın Başbakan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar”

Milliyet: “Yani bir anlamda şişede biriken gaz mı kaçırılmış oluyor bu sayede?”

Hüseyin Çelik: “Elbette, halk şöyle düşünüyor, ‘Verilmesi gereken tepkiyi benim devletim veriyor zaten’.”

Milliyet: “Ve sakinleşiyor, öyle mi?”

Hüseyin çelik: “Ve sakinleşiyor, çünkü ‘Benim adıma Tayyip Erdoğan konuşuyor’ diyor. One minute çıkışı bundan dolayı insanların uzun yıllar bastırılmış bazı haykırmalarının bir manada temsilciliğini yaptı. Sayın Başbakan Türk milletinin bu manada ve insanlık vicdanının sesi olmaya çalışıyor. AKP, ABD PLANINA UYGUN İLERLİYOR

Dün söylemiştik, bir kez daha yineleyelim:

Davutoğlu’nun 2009’da ABD’ye vaat ettiği gibi “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır”.

Tayyip Erdoğan, tam 34 kez itiraf ettiği şekilde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin, yani 24 Müslüman ülkenin sınırlarının değiştirilmesi projesinin hâlâ eş başkanıdır!

AKP; ABD’nin teşvikiyle İran’la uranyum takası anlaşması yapmıştır, ABD’nin teşvikiyle İsrail’le kontrollü gerilim uygulamaktadır, ABD’nin yönlendirmesiyle “Arap karşıtı, İsrail müttefiki” görüntüsüne makyaj yapmaktadır, ABD’nin oluruyla, Diyarbakır’ın merkez olacağı yeni bir Ortadoğu Birliği kurmaktadır!

EKSEN KAYMA YOK, ABD GÜZERGAHINDA YOLA DEVAM

Aslında Hüseyin Çelik bu konuda da çok ciddi bir itirafta bulunuyor. Ve bu politikalarda kıblelerinin ABD ve BOP, akıl hocalarının da CIA teorisyenleri olduğunu ortaya koyuyor. Bakın Çelik, aslında eksenlerinin kaymadığını ne güzel dile getirmiş!

Hüseyin Çelik: “Buna rağmen İsrail bugün makûl, mantıklı bir noktaya gelse Türkiye yine arabuluculuk yapmaya hazır. İsrail ne zaman doğru noktaya gelirse biz onun da yanında yer alırız. Çünkü biz kuvvetlinin haklı değil, haklının kuvvetli olması gerektiği tezini savunuyoruz. Bu İsrail de olabilir, ABD de olabilir. Zaten bugün birilerinin anlamadığı Türk dış politikasının özü de budur. Graham Fuller’in (CIA’nin eski Ortadoğu Masa Şefi) ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ kitabını mutlaka görmüşsünüzdür. Fuller o kitabında Türkiye’nin yeni dış politikasında hangi saiklerin esas olduğunu ifade ediyor”.

Milliyet: “Yani Fuller doğru mu anlamış?”

Hüseyin Çelik: “Bence çok doğru anlamış. Zannedildiği gibi Batı’ya sırtımızı döndük, Batı’dan hayır yok, Ortadoğu’ya dönelim, böyle bir şey yok. AB için sabırla, sonuna kadar, bütün şartları zorlayarak çalışıyoruz, çalışmaya da devam edeceğiz. Ama şunu da söyleyeyim, AB bizim işlerimizi çok kolaylaştırmış olsaydı da biz Afrika’ya yine açılacaktık, Asya’ya, Ortadoğu’ya yine açılacaktık. Tarihi misyonumuza yakışır, 73 milyon nüfuslu, Avrupa’nın 6., dünyanın 17. büyük ekonomisi olan, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir Türkiye’nin kendi yapısına uygun bir dış politika yönetmesi gerekir, ki biz de öyle yapıyoruz”.

Son bir alıntı daha yaparak, AKP’nin verili yol haritası üzerinden yolunda devam ettiğini gösterelim. Duayen politikacı Kamran İnan bakın ne diyor:

“Richard Perle Washington’un en ileri gelen liderlerinden biridir, savunma bakanı yardımcısıyken tanımıştım, 2002 yılında ‘Yılın Devlet Adamı’ ödülünü almak için Washington’a gittiğimde, bu vesileyle konuşmuştuk... Demişti ki, “Bizim size güvenimiz İngiltere’ye olan güvenle eşittir. Bizim amacımız sizinle el ele vererek Avrasya ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek, sizi bölgenin güç merkezi haline getirmek...Ve bilin ki, biz gelecek sene Irak’ı vuracağız.” Ben bunu geldim sayın hükümete aynen naklettim...” (Vatan Gazetesi, 14 Haziran 2010)

www.maliguller.blogspot.com

www.odatv.com

16 Mayıs, 2010

Und die ARD hat sich auch eingereiht (Hinterhältige ard Sendung von 11.04.2010 )

Dass die Genozid-These nicht das Werk von Historikern und Wissenschaftlern ist, wurde durch die Anerkennung und Verbreitung der Genozid-These seitens nationaler Parlamente untermauert.
Niemand leugnet das gegenseitige Gemetzel und das Leid, den die osmanischen Bevölkerungsgruppen im Zuge des Ersten Weltkrieges erfahren haben, als die Türkei von imperialistischen Mächten angegriffen, ihre politische und physische Existenz in Gefahr geriet.
Der so genannte armenisch-türkische Konflikt ist kein Konflikt zwischen zwei Völkern, die Jahrhunderte lang in Frieden und gegenseitigem Toleranz gelebt haben. Er war und ist ein Konflikt zwischen imperialistischen und unterdrückten Völkern. Aber auch ein Konflikt zwischen zwei unterdrückten Völkern, von denen eines im Zuge des Ersten Weltkrieges in imperialistische Euphorie und Illusionen verfiel: die Errichtung eines ethnisch homogenen Nationalstaates zwischen dem Schwarzen Meer und dem Mittelmeer – ein Groß-Armenien auf einem Territorium, auf dem sie nicht die Bevölkerungsmehrheit bildeten.
Die Tragödie aus türkischer Sicht besteht darin, dass Hunderttausende unschuldige, traditionell friedvolle Menschen und Nachbarn – Armenier, Türken, Kurden – Opfer des Imperialismus wurden. Aus armenischer Sicht besteht die Tragödie darin, dass sie als Volk und Führung rückblickend eingestehen mussten:
1. Instrument und Bauernopfer imperialistischer Großmächte waren (Zaristisches Russland, England, Frankreich) ;
2. fatale Fehler begangen, machtpolitische und –theoretische Realitäten ignorierten; und
3. im Zuge der rechtmäßigen, unumgänglichen türkischen Selbst- und Vaterlandsverteidigung die historisch einmalige Gelegenheit zur Wiedergeburt Groß-Armeniens mit dem Tod und Leid Hunderttausender verspielten.
4. das imperialistische Projekt Groß-Armenien wurde eigenhändig durch seine führenden Militärs und Politiker für alle Male begraben. (Hovhannes Katchaznouni 2006 [1923]: Für die Daschnakzutyun gibt es nichts mehr zu tun. 1. Ministerpräsident
Wir unterstreichen: Weder in der Vergangenheit noch in der Gegenwart war und ist der so genannte türkisch-armenische Konflikt ein Konflikt zwischen Armeniern und Türken. Gestern war er ein Konflikt zwischen den obigen Staaten und der Türkei, heute ein Konflikt zwischen der Türkei und dem US-Imperialismus: Die USA haben ihn reaktiviert und globalisiert.
Die gegenwärtige Instrumentalisierung und „Renaissance“ der Genozid-Behauptungen zwecks Macht, Einfluss und Ressourcen kann nur im Rahmen „Enlarged Middle East and North Afrika Projekt“ verstanden werden, welches die territoriale Integrität der in der Region befindenden Staaten im Visier hat.
Derartige Genozid-Behauptungen bzw. pseudowissenschaftliche Dokumentationen gefährden die Integrationsbereitschaft und -fähigkeit der türkischen Zuwanderer.
Der Dokumentarfilm dient weder der erwünschten türkisch-armenischen Versöhnung noch den deutsch-türkischen Beziehungen.
Als GEZ-Steuerzahlende bzw. Zuschauer der ARD fühlen wir uns durch Ihre Sendung „Aghet - der Völkermord“ enttäuscht und gekränkt. Denn solch eine Sendung impliziert die türkischstämmigen (de facto) Bürger der Bundesrepublik als Nachkommen von Tätern und stigmatisiert sie.
Die filmisch qualvolle Mühe der ganzen Dokumentation hindurch – Gleichnisse zwischen dem Vernichtungskrieg des Dritten Reiches bzw. expansionistischer Staaten und dem Verteidigungskrieg der Türkei – stach zu sehr ins Auge. Diese beiden Konstellationen sind in keinem Punkt miteinander vergleichbar.
Die Dokumentation, ihre Sendezeit, die Wortwahl wie z.B. „Konzentrationslager“, Hitler als Referenz „Wer redet heute noch von der Vernichtung der Armenier?“ zu nehmen und die Art der Inszenierung zielen auf eine andere Zuschauerschicht, der als „Meinungsmachende“ Öffentlichkeit betrachtet werden kann.
Wir möchten Ihnen bzw. Ihren Zuschauern die durch die pseudowissenschaftliche Dokumentation ausgelöste Besorgnis und Kritik mitteilen.
Beyhan Yildirim
ADD-Berlin
(Presse-und Öffentlichkeitsarbeit)